Ailede babanın önemi nedir?

Avrupa ülkelerinde ve ABD’de aileye karşı gelişen cereyan büyük problem haline dönüşmüş durumda. Bir yandan çocuk denecek yaştaki kızlar evlilik dışı çocuk sahibi oluyor, diğer yanda evlilik yapanların sayısı oldukça azalmış durumda.

Son birkaç yılda dünyaya gelen Danimarka ve İsveç’li bebeklerin neredeyse yarısından çoğu evlilik cüzdanı olmayan çiftlerin eseri. Fransa ve İngiltere’de her üç çocuktan biri gayrimeşru. İnsanların çocuklarını evlatlık olarak vermek istememeleri de yalnız anne babaların sayısında artışa sebep olmakta.

Bu ülkelerde ailenin yapılanması değişmiş gibi. Çocuğuyla yaşayan anne veya baba, özellikle de babasız çocuklar çok artmış. Sadece anne ve çocuktan oluşan ikili, bu yüzden aile kabul edilmeye başlandı.

Ancak babasız yetişen bu yeni kuşağı pek çok problem de bekliyor: Uyuşturucu, alkol, işsizlik ve eğitim düşüklüğü bunların başında geliyor. Sadece çocuk mu? Yalnız anneler de çok dertliler, işsizlikten ve daha önemlisi stresten çekiyorlar.

Ortak söyledikleri: “Çocuklarımıza karşı kendimizi korkunç derecede suçlu ve sorumlu hissediyoruz. Ayrıca bizim tek ihtiyacımız para değil. Arkadaşa, aileye gerek duyuyoruz.”

Amerika’da çocukların yüzde 60’ı babası veya genellikle de annesiyle yalnız yaşıyor. Amerikalı anne-babalar, 20-30 yıl öncesine kıyasla çocuklarına yüzde 40 daha az zaman ayırdıkları tespit edilmiş; “hafta boyunca sadece 17 saat.” Ayrıca, çocukların dışarıda “gözetim altında olmaksızın” oynayabilme şansları yok artık. Suç oranlarının artması ve çalışmak zorunda olan annelerinin ilgisizliği yüzünden güvenli bir ortamda özgürce koşturamayan çocuklar, bunun bedelini büyüyünce topluma ödetiyorlar.

Babasız ailelerde büyüyen çocuklarla kurulacak bir toplumun sağlıklı olamayacağında ve bu durumun çocukları olumsuz etkilediğinde bütün uzmanlar görüş birliği içerisindeler.

Böyle büyüyen çocuk okulda başarısız, problemlere çabuk bulaşan, hissî olduğu kadar sağlık sorunları olan biri haline geliyor ve büyüdüğünde kendisi de evlenmemeyi veya çabuk boşanmayı tercih ediyor.

Babanın rolü

Çocuk için baba vazgeçilmez önemdedir. Baba, anneden açıkça farklı bir insandır ve bu farklılığın algılanması erkek ve kız çocuğun cinsel kimliklerini kazanmalarına katkıda bulunur.

Erkek çocuk babasını örnek alır ve taklit ederek kendi cinsiyetini öğrenir. Kız evlat ise babasının nelere sevindiğini gözleyerek kadın olmanın anlamı konusunda belli bir anlayış edinir.

Bütün çocuklar etkili bir babaya muhtaçtırlar. Babanın gücünü, varlığını ve desteğini hissetmek isterler. Çünkü çocuğun uyumlu psikolojik gelişmesinde güçlü ve sevgi dolu bir baba vazgeçilmezdir. Gerek babanın sahip çıkmadığı gerekse ayrılık veya boşanma ile babanın olmadığı ailelerde büyüyen çocukları birçok tehlike beklemektedir:

• Islah evlerindeki çocukların % 70’i babasızdır.

• Ailede baba olmadığında çocuk genellikle yoksulluk içinde büyümektedir. Ayrıca çocuk şehrin çeşitli tehlikelerine açıktır.

• Babalarıyla sevgi dolu ve güçlü ilişkiler yaşamayan çocuklar, eşleriyle sağlıklı ve tatmin edici bir iletişim kurmakta zorlanmaktadırlar.

• Çocuk ihmali oranı fazladır.

• Babası dışında hiçkimse bir çocuğa baba olmayı öğretmez. Bu, örnek alınarak öğrenilen bir yetenektir.

• Bir anne oğluna kibarlığı ve temizliği öğretebilir, fakat sadece bir adam erkekliği öğretebilir. Babalar çocuk büyütmek için gereklidirler: Eğlendirirler, gürültü yaparlar ve anneler dikkatli olmaları konusunda titizlendiklerinde babalar risk almaları için onları cesaretlendirirler.

Parkta anneler “Tırmanırken dikkatli ol!” diye uyarırken babalar, “Tepeye kadar çık!” diye bağırırlar. Babalar, çocukları sınırlarını zorlamaya iterler. Bir çocuğun, anne ve babasının birlikte sağladığı dengeye ihtiyacı vardır.

Baba ilgili olduğunda

Ailede etkili ve iyi bir baba olduğunda da çok şey değişir:

• Çocuğun özgüveni gelişir ve şahsi başarısı için potansiyeli yükselir.

• Sağlıklı baba-çocuk ilişkisi, bir nesilden bir sonraki nesile mutluluk ve süreklilikten dolayı da şeref verecektir. Çocuklara yapılan yatırım, nesillere yapılmış sayılır.

• Bir gün büyümesine ve en sonunda kendi yoluna gitmesine rağmen baba için de en değerli hediye çocuğudur. Çocuk, yıllar geçtikçe kendini sürekli dolduran bir hazinedir.

Evet, anne-baba ve çocuklardan oluşan aile çağımızın tehlikelerine ve problemlerine karşı zırh olmaya devam etmektedir. Sadece çocukların değil anne ile babanın da birbirine ihtiyacı vardır. Unutmayalım ki çocuk en sağlıklı ve mutlu bir şekilde ancak böyle ailelerde yetişir.

Sefa Saygılı

  • Share/Save/Bookmark
Yorum YokMart 12th, 2010

‘Ev’e Dönüş

Hem dışarıda çalışıp para kazanan hem de evdeki işleri idare etmek zorunda kalan kadın iki hayatı birden yaşıyor. Erkeğin payına ise sadece yarım hayat düşüyor. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde batı özentisi kültürel akım, sanat, edebiyat ve benzeri alanlarla aileyi çözücü bir işlev görmüştür. Batı tipi modernleşme aileyi, özgürlüğe engel görücü bir tutum içerisine girdi. Böylece kendi toplumunu parçaladı. Batılı insan, her açıdan evsiz, yuvasız ve pek tabii olarak korunaksız ve barınaksız kalış ile kendisini, önemli bir krizin içerisinde buldu. Özgürlük sorumlulukların bilincinde olmayı gerektirir; boş vermişliği ve aldırışsızlığı değil. Özgür olmak amaçlı olabilmektir de.

Kur’an’ın insan ilişkileri açısından en önemli vurgusu olarak aileyi, aile üyelerini, yakın/uzak akrabaları ve cemaat ilişkilerini kapsadığı görülmektedir. Bu en temel öge, insan ilişkiler yumağı içerisinde merkezi konumda bulunmaktadır. Aile ile doğrudan ilgili olarak “… kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyunuz …” , “… aileye güzel söz söyleyiniz…” , “Aileye namazı emrediniz…” gibi çoğaltılabilecek bu ayetler, vahyin ana öğretisi içerisinde yer almakta, toplumsal dirilişin ve çözülüşün, aile zemininde mümkün olabileceğine işaret etmekte, bu çerçevede ıslah sürecini aileden başlatmaktadır.

Akrabalarla ilgili hukukî emir olan, “Akrabalar birbirlerine mirasçı olurlar…” , hatta “Allah’ın kitabında birbirlerine öteki müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar”, ifadesindeki yaklaşım aile bağlarının merkezi konumuna işaret etmektedir. “Babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, mensubu olduğunuz aşiretiniz …” olarak devam eden ayetlerde de görüldüğü üzere toplum sınıflamasını, iç katmanlarını ve üyelerini bu çerçevede ele almaktadır. Daha da ileri giderek, akraba ilişkilerinin ne anlama geldiğini şu ifadelerde görmekteyiz ki, “Şimdi siz eğer sırtınızı dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmış, akrabalık bağlarını (sıla-i rahmi) koparmış ve dolayısıyla (Allah’a) isyan etmiş olmaz mısınız? İşte böyleleri, Allah’ın rahmetinden dışladığı, ardından sağırlaştırdığı ve gözlerini körelttiği kimselerdir.” Burada dikkat çeken en önemli husus, akrabalık ilişkilerinin koparılmasının, “bozgunculuk yapma” gibi en kötü fiil ile birlikte anılmasıdır.

Hülasa Kur’an’ın toplum tasvirini, sınıflamasını büyük ölçüde aileden yola çıkarak yapmaktadır. Ailenin teşekkülü (evlilik), ayrılık (talak), çocuklar, miras paylaşımı hukuku ve aile içi ilişkiler, Kur’an’da oldukça büyük bir yer tutar.

Modernleşme Sürecinde Aile

Batı tipi modernleşme aileyi, özgürlüğe engel görücü bir tutum içerisine girdi. Böylece kendi toplumunu parçaladı. Aileden, akrabadan, cemaatten, aşiret ve kabileden soyutlayarak, toplumu yapayalnız ve korumasız bireylerden müteşekkil bir yapı haline getirdi. Aile ve cemaat aidiyetini yok ederek sosyal açıdan insanı ortada ve korumasız bırakan Batı modernitesi, kendi toplumunu çözerek parçalamış oluyordu. Çünkü aileler, akrabalık bağları ve cemaat ilişkileri insan için bir direnç noktasını oluşturmaktaydı. Batı modernitesi, ilişkilerini kestiği, bu bağlardan kurtulduğu sürece, özgürleşeceği telkininde bulundu. Avrupa’da, boşanma oranlarının % 70’lere dayanması, evlilik yaşının yükselmesi, ailelerin hiç ya da tek çocuk sahibi olmayı tercihi, kadınların çoğunlukla anneliği hor görmeleri, tehlikeli bir sürece işaret etmektedir.

Hollanda’da, nüfusun % 27’sinin psikolojik destek aldığı ve destek alması gerekirken almayan/alamayan gizli % 7 oranında hasta bulunduğu uzmanlarca belirtilmektedir. 2030’lu yıllarda bu oranların % 50’leri aşacağı tahmin edilirken, tüm Avrupa için geçerli olan bu durum dikkate alındığında, çıldıran bir dünyaya doğru sürüklendiğimizi göstermektedir. Bütün Avrupa ülkelerinin genelini resmeden bu kompozisyonda, en büyük yarayı aile kurumu almış, çözülme artmıştır.

Aile üyeleri, hısım ve akrabaları için endişe duymuyor, onların acıları kendisi için acı veriyor olmaktan çıkıyordu. Çünkü örf ve nezaket ilişkisi koparılmış, olması gereken ilişkiler ağı sabote edilmiş bulunuyordu.

Böylece Batılı insan, her açıdan (maddî ve manevî) evsiz, yuvasız ve pek tabii olarak korunaksız ve barınaksız kalış ile kendisini, önemli bir krizin içerisinde buldu. Batı dünyasında, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk çeyreğinden sonra başlayan ve gittikçe hızlanan özeleştirilerden aile kurumu da nasibini aldı. Ailenin çözülüşü bazı entelektüel mahfillerde durumun vahameti fark edilmiş olmalı ki tedbir ve önlemler çerçevesinde tartışmalar yapılmaya başlandı. Başta Amerika olmak üzere, aileyi özendirici ve çocuğun gerekliliğini vurgulayan diziler ve filmler yapılarak yayınlanıyordu.

Önceleri dinin toplum hayatından yok olacağı tezini savunan, ancak yarım asra varan bir süre sonunda dinin güçleneceğini iddia ederek önceki tezlerinden vazgeçtiğini açıklayan, sosyal teorisyenlerden Peter L. Berger, “Modern toplumlarda dinin geçirdiği kriz yüzünden sosyal evsizlik sorunu ‘metafiziksel’ bir yapıya bürünerek, evrende evsizlik sorununa dönüştü.” diyordu.

Cihan Aktaş, Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği eserinin önsözünde, “Modern uygarlığın yükselişi, aile kurumunu gerçek kılan değerleri tüketerek gerçekleşti.” derken tam da anlatılmak isteneni özetlemektedir. Ayrıca “aile kurumunun modernist değerler ve bununla birlikte kökü eskilere dayanan bir takım kabuller nedeniyle yaşadığı problemleri de ele almaktadır” ki, burada ailenin problemleri arasında zamanla içerisi boşaltılan ve dinin temel kabulleri ile çatışır hale gelen, geleneksel ilişki biçimlerine de, haklı olarak zımnî atıfta bulunmaktadır.

Batı dünyasında dillerden düşürülmeyen özgürlük konusu, Batının kendi kabulleri çerçevesinde büyük sorunlar taşımaktadır. İnsanı, daha doğrusu aileyi, tek dünyalı ve sadece maddi yönü ile ele alan ve ihtiyaçlarını bu çerçevede görerek kabul eden anlayışın, toplumsal huzur ve mutluluk vadi gerçekleşmedi ve gittikçe de karamsar bir gelecek resmi verdi/veriyor. “Gerçekte özgürlük yürek işidir, bilinç işidir; bir koltukla, bir banka cüzdanıyla, bir unvanla sağlanabilir bir değer değildir. Özgürlük sorumlulukların bilincinde olmayı gerektirir; boş vermişliği ve aldırışsızlığı değil. Özgür olmak amaçlı olabilmektir de; sonuna kadar götürülebilecek yüce bir amaca sahip çıkmaktır. Paylaşmayı, bağlanmayı, fedakârlık etmeyi bilmektir özgürlük; başına buyruk, sorumsuz ve umursuz davranabilmek değil.” Aktaş, kitabın son bölümünde, “Yeni Çekirdek Ailenin Misyonu“nu tartışırken, büyük ailelerden koparılarak kurulan çekirdek aileler, bölünen ihtiyaç birimleriyle daha fazla sayıda ev ve eşya tüketimini haber verirler. Yorgun ve yılgın üyelerinin akşam üzerleri sığındığı ve ertesi iş gününe hazırlandığı çatısıyla kapitalizmin motorize gücü olan çekirdek aile ortamı, mekanik ve katı kişilikler üretmektedir. Yaşlıların yaşadığı toplumsal trajediyi düşünmek bile bu yargıyı doğrulamaya yeter niteliktedir. Aktaş devamla, “tüketim” eksenli anlayışların temelde insanı tükettiğini ve tükenen insanın sorunlarını tartışmaktadır. Gerek tüketim gerekse de çekirdek ailenin yaygınlaştığı ortamlarda yaşayan müslüman bireyin bu sorunlardan her haliyle müstağni olması düşünülemez. Hem Doğu hem de Batı toplumlarında çekirdek ailenin yaygınlığı modernitenin evrenselliğini dayatmasından bağımsız değildir. Bu olgusal durum dikkate alınınca, yaşanılan sorunların yaygınlığı, yapısal anlamda modernizmin etki alanı kadar geniştir.

Batı dünyası insanın mahiyeti ve fıtrî ihtiyaçları hususundaki yanılgısını derinleştirdi ve o kadar ileri gitti ki, İngilizler daha bundan birkaç yıl önce yapay sperm ile fare üretilince medeni kanundaki ‘babanın gerekliliği’ maddesini değiştirme kararı aldı. Aileyi parçalayarak özel bir şekilde tanımladı ve babanın gerekliliğini yok sayarak ‘ailenin gerekliliği’ şeklinde değiştirme kararı aldı… Sosyologlar ‘Gelecekte erkeğe ihtiyaç olur mu?’ diye sormaya başladı. Gelişen tıp ve gen teknolojisiyle birlikte erkeklerin pabucu dama (mı) atılıyor. Yapay spermle fare üretmeyi başaran bilim adamları erkeksiz üremenin mümkün olduğunu göstermeye çalıştı. İngiltere’de ise Doğurganlık ve Embriyoloji Yasası’nda yapılması planlanan değişiklikle çocuklar bir babaya ihtiyaç duymadan yaşayabilecekti, şeklinde yaklaşımlar yaygınlık kazanmıştı. Ancak Batı entelijansiyası, özel ve genel mahfillerde bu tartışmaları sürdürmekte ve yer yer ciddi özeleştiriler de yapılmaktadır.

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde batı özentisi kültürel akım, sanat, edebiyat ve benzeri alanlarla aileyi çözücü bir işlev görmüştür. Modernleşmenin bizdeki çözücü yüzü en çok da bu alanlarda kendini göstermiştir.

Mesela bize roman, XIX. yüzyılın son çeyreğinde, yani değişmeyi, hatta başkalaşmayı yaşadığımız bir dönemde gelmiş; bu değişme, yozlaşma, başkalaşma olduğu gibi romanımıza aksetmiştir. Elbette toplumda bu başkalaşmaya karşı direnç noktaları ve direnen unsurlar bulunmaktadır. Genel olarak bakıldığında bu noktalardan biri de aile idi. Yalnız roman yazarlarımızın hemen tamamı bu değişmeyi çok isteyen, toplumu edebiyat yolu ile değiştirmeyi düşünen veya değişmeyi bizzat yaşayan insanlar olduğu için bu direnç noktalarını ya görmediler ya da görmek istemediler. Bunun için romanımızda; dağılan, bozulan, bozuk, hasta, hastalığa yakalanma süreci yaşayan aileler arz-ı endam ederler. Böylece romancılarımız hem düşündüklerini, arzu ettiklerini romanlarda bir hayat olarak sunmuş olurlar, hem de toplumu değiştirme yolunda gayret sarfederler; bunu da başarırlar. Romanlardaki ailelerin çoğu sun’îdir, toplumu, bizi, bizim insanımızı ve ailemizi olduğu şekilde yansıtmaz. (…) Biz de romancıların pek çoğu, insanı ve hayatı değiştirmek için bir kurgu hazırlamışlar, yeni bir hayat düzenlemişler, romanın yapısındaki kurmacayı zihinlerindeki, kafalarındaki ideoloji veya saplantıya göre oluşturmuşlardır. Varolanı, temel olanı, cemiyeti ve insanı tanıma yoluna pek gitmemişlerdir. Edebiyatımızdaki roman geleneğinde aileyi sun’i bir unsur olarak gören bu akım, bugünkü toplumsal resimde görüldüğü üzere fertten topluma devam edegelen çözülmede önemli rol oynamıştır. Bu akımı destekleyen, hatta doğumunu gerçekleştiren cumhuriyet ideolojisi, hâlâ çözülmenin ve çürümenin farkında değildir. Toplumsal direnci kırmayı amaçlayan cumhuriyet rejimi, devlet aygıtını kullanarak ailenin ve insanî aidiyetlerin koparılması için tüm kitle iletişim araçlarını kullanmaktan çekinmemiştir. Yazılı ve görsel basında din unsurunun karikatürize edilmesi, gözden düşürülmesi ve bu arada Batı modernleşmesinin yüceltilmesi en çok aile kurumunu yaralamış ve çözülmeyi hızlandırmıştır.

Sosyal psikoloji açısından, insanın/toplumun, manevî dokusu zayıflar ve direnme noktaları tükenirse, sonuç olarak kendine güvensizliğini, ait olduğu dini referansları ve medeniyet tecrübesini inkâr hissini doğuracak; egemen kültüre karşı, incitici bir bağlılık ve boyun eğme eylemine dönüşecektir.

Ne var ki, müslüman toplumun dinamikleri, her an vahyin ilkeleri ile doğrulacak potansiyeli mevcuttur; farkına varış ve dirilişin işaretleri ise, çeyrek asırdan beri zaten görülmektedir.

Fıtratın İntikamı

Varlık âlemi ibret ve hikmetle okunduğu ve geçmiş tecrübî birikimin bugün için analizi yapıldığında, insanlık yürüyüşünün büyük ve onarılmaz bir yol kazasına doğru sürüklendiği görülebilir. Mesela bugün Avrupa’da 0-6 yaş grubu, genel nüfusun sadece %5.5-6’sını oluşturmaktadır. 65 yaş ve üzeri ise genel nüfusun %15’ine tekabül etmektedir. Bu durumda, önümüzdeki on-onbeş yıl içerisinde Batı ülkelerinin nüfusunda hızlı bir boşalma, dengeleri altüst eden bir azalma kaçınılmaz gözükmektedir. Bu durumu gören ve halkından anneliğe ikna olmayan kızlarının yerine doğulu kadınlarla evlenmeleri için genç erkeklere tavsiyede bulunan liderlere rastlamaktayız. Ancak bu tehlikeli süreç, batı özentisi içerisindeki üçüncü dünya halkları için de geçerlidir; hatta muhtemel tehlike tahmin edilemediğinden, ciddiyeti artmış bulunmaktadır.

Ülkemiz insanının ulusal kanalların ekranlarından tanıdığı ünlü haber spikeri Ayşenur Yazıcı, büyükannesinin hayatını anlattığı “Bedriye” isimli eserinde, ilginç tesbitlerde bulunur. Büyükannesinin yaşadıklarını her zaman tevekkülle karşılaması, sürekli Kur’an okuması ve parmağını bile kımıldatamadığı son günlerinde yattığı yerden namazlarını kılması, kocasına olan sadakati, Yazıcı’nın hayata bakışını derinden etkilemiştir. Yazıcı, ‘Büyükannem’in yaşantısı, benim hayatı farklı algılamama sebep oldu. Bir kaderimizin olduğuna ve irademizin her şeyin üstesinden gelmeye yetmeyeceğine inanmamı sağladı.’ diyor. Ama en çok da aile hayatı ve eşine olan sadakatinden etkilenmişe benziyor.

Ayşenur Yazıcı, kadınların erkekleşmek, erkeklerin de kadınlaşmak zorunda kalışını büyük bir talihsizlik olarak görüyor. “Erkek evine yeteri kadar para getiremediği zaman himaye etme rolü zedeleniyor ve içine kapanıyor. Kadınsa evini derleyen toplayan, aile bireylerini bir arada tutan, sevgi ve şefkat dolu varlık olmaktan uzaklaşıp bir erkekten beklenen himayecilik, koruyup kollamacılık rolünü üstleniyor. Halbuki kadın kollanmak ve korunmak ister. Hem dışarıda çalışıp para kazanan hem de evdeki işleri idare etmek zorunda kalan kadın iki hayatı birden yaşıyor. Erkeğin payına ise sadece yarım hayat düşüyor; çünkü o, evin geçimini tek başına sağlayamamanın verdiği ezikliği yaşarken, eve de kadın kadar hâkim olamıyor. Huzur işte böyle bozuluyor.”

İlginç tesbitlerini sürdüren Ayşenur Yazıcı, “Bu yaşıma kadar itiraf etmemiştim; ama itiraf etmeliyim ki, artık ben bir kadın gibi yaşamak istiyorum. Ev sahibiyle kira dalaşına girmeyeyim, apartman toplantılarına katılıp bizim katta kalorifer yanmıyor diye çar çar konuşmayayım. Bana ağır gelen bazı işlerden muaf olmayı istiyorum.” diyor. Daha da önemli olarak, “Bana saygısı ve hürmeti olan ve benim ruh halime özen gösteren bir eşimin olmasını çok arzu ederdim” itirafında bulunması, fıtratının bir çığlığı değil de nedir.

Spikerlik yaptığı süre içerisinde sürekli pantalon–ceket giymekten de şikâyetini dile getirir. Ayşenur Yazıcı örneği, kokuşmuş toplumlarda, fıtratın talebini ve derin infialini resmetmektedir. Birbirini tamamlayan eşlerden ve ilahi bir atıyye olan çocuklar ve aile büyüklerinden oluşan aile kurumunun ihlali/inkârı durumunda, insandaki ilahi bir yasa olan fıtrat, insan ve toplumdan intikam almaktadır. Ayşenur Yazıcı, bu konudaki örneklerden sadece birini oluşturmaktadır. Benzerine sıkça rastladığımız bu tür içerden değerlendirmeler sosyal psikoloji açısından önemli bir tahlil imkânı sunmaktadır.

Sonsöz

Kadın ve erkek ilişkilerindeki tartışılmaz hiyerarşik üstünlüğü kırmakla kalmayıp, öğretisiyle tarafların özerk kişiliklerini de teminat altına alan İslam’ın kurtuluş çağrısı, bu acıları dindirecek yegâne söylemdir. Bütün dinleri aynı kategoriye koyan hâkim mantık, bu tavrıyla insanlığın önemli bir çoğunluğunu bu mesajdan yoksun bırakmıştır ki; batıyı bu sorumluluğunun bedelini ödemeye icbar etmek evvelemirde müslümanların görevidir.

Geleneksel miras, Kur’ani çerçevede yararlanılması gereken bir birikimdir. Bu miras Kur’ani ilkeler ölçü alınarak değerlendirilebildiği oranda bizlere önemli katkılar sağlayabilir. Ne var ki; bu faaliyetimizde, psikolojik zayıflıklarımıza uygun kalıplar bulmuş olmanın aceleciliğine düşmemek için azami derecede dikkatli olmak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız.

Hülasa, aile, doğal, fıtrî bir kurumdur. İnsanlık, varoluşun gizlerinde bulunan ilâhî yasaları görmezden gelirse, ağır bir bedel ödemek durumunda kalır. Çağdaş insanın muzdarip olduğu problemler gibi, ailenin yaşadığı problemlerin de vahye dayalı ilkelerin hayata geçirilişiyle çözüme kavuşacağı tartışılmaz bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Son yüzyılda aile kurumunun yaşadığı problemler, varlığıyla kaim olduğu iman esaslarına teslimiyet olmadan ve çözümün adresi olarak görülmeden bu nezih kurumun kolayca çözüleceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Bugün tartışılan bu hususun, yarın daha geniş ortamlarda konuşulacağı ve kabul göreceği kaçınılmaz görünüyor. İnsanlığın kolektif aklı, ortak bir zeminde buluşabilir; inanç sorunu olanlar doğrulara, -bedeli ağır olsa da- ancak tecrübe ederek ulaşabilme umudu yaşıyor.. Ancak genelde dünya, özelde ise ülkemiz gerçekliği ve insanlığın ortak yürüyüşü dikkatle okunmalıdır. İnsanlığın sürüklendiği kaotik ortam ailenin çözülüşü ile başladığı gibi, toplumsal diriliş de yine aileden başlayacaktır.

Adnan İnanç
Hilal TV Genel Müdürü
Kur’an’î Hayat dergisi

  • Share/Save/Bookmark
Yorum YokMart 12th, 2010

Âl-i İbrahim: Model aile

Aile

Aile toplumun temelidir ve ilk mektebdir. Muallimleri de ailenin iki önemli unsuru olan ebeveyndir. Burada çocuğa verilen eğitim hayatına yön verecek maya hükmündedir. Bu açıdan bakıldığı takdirde İnsanın kişiliğinin ailede belirlendiği anlaşılır. Hz. Peygamber, ebeveynin çocuklar üzerindeki etkisini şöyle ifade eder: “Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Ancak onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapan ebeveynlerdir.

Aile, her türlü tehlikeye karşı korunaklı bir kaledir. Bu kalenin muhkem ve dışarıdan gelecek her türlü tehlike ve akıma karşı dayanıklı kalabilmesi için bütün açık ve gediklerinin kapatılması gerekir. Baba, dışarıdan gelen her türlü tehlikeye karşı tedbir alırken, anne dâhilde yapılması gerekenleri yerine getirir. Bunun için de anne ve babanın uyumu ve ahengi önemlidir.

Bazı müfessirler, “Rabbinin mutlak otoritesinden korkup sakınanlara çifte cennetler vardır” âyetinde vaat edilen iki cennetten birisinin huzur ve mutluluk yuvası aileler, buna mukabil “Kim benim uyarıcı mesajımdan yüz çevirirse iyi bilsin ki sıkıntılarla dolu bir hayat sürer” âyetinde de sıkıntılarla dolu bir hayattan maksadın huzursuz aileler olduğunu belirtmişlerdir. Bu güzel yaklaşımdan şu çarpıcı sonuç çıkar: Mutlu aileler cennetin dünyadaki şubeleri, huzursuz aileler de cehennemin dünyadaki şubeleridir.

Makalemizde ele alacağımız aile her namazda kendisine bağlılığımızı ifade ettiğimiz Allah’ın seçkin kulu Hz. İbrahim’in ailesi: Âli-i İbrahim’dir.

Âl-i İbrahim

Allah Teâlâ, “Gerçekten Allah, Âdem’i, Nuh’u ve İbrahim’i ailesiyle İmrân hanedanını süzüp âlemler üzerine seçti” âyetinde Âl-i İbrahim’den söz etmektedir. Her namazda Peygamber Efendimizin tavsiyesi üzerine hem kendisine ve ailesine hem de  Hz. İbrahim ve ailesine bağlılığımızı ifade bağlamında onlara salât ve selam getiririz. Ebu Hamid es-Sa’idî Hz. Peygamber’e sorar:

- Ey Allah’ın elçisi sana nasıl salât getirelim?

- Ey Rabbimiz, İbrahim ve ailesine salât getirdiğin gibi Muhammed’e, eşlerine, nesline de salât getir. Sen övgüleri kabul edensin, yücesin.

Başka bir rivayette de şöyle buyurur: “Allah’ım İbrahim ailesini mübarek kıldığın gibi Muhammed ve ailesini de mübarek kıl, de.”

Hz. İbrahim ailesi iki anlamda kullanılmıştır.

a) Özel anlamda: Hz. İbrahim, babası, çocukları ve eşlerinden oluşan topluluktur.

b) Genel anlamda: Kıyamete kadar ona inanan, tabi olan, davasına yardım eden herkes.

Haydi babanız İbrahim’in milletine…” âyetinde de belirtildiği gibi Hz. İbrahim, peygamberler dâhil tüm Müslümanların atası ve üç dinin mensuplarının üzerinde ittifak ettikleri bir şahsiyettir. O (a.s) ateşe atıldı, hicret etti, oğlunu Allah için kurban etmekle imtihan edildi. Nemrut karşısında dik durdu. Tüm bu imtihanları başarıyla verdi. Bunlara mükâfat olarak Allah Teâlâ peygamberi vasıtasıyla dünya durdukça müminlerin O’nu namazlarında anmalarını; ona salât ve selam getirmelerini emir buyurdu. Hz. İbrahim ailesinde bir aileyi mutlu kılacak tüm özellikler mevcuttur. Model olarak Âl-i İbrahim’i tercih etmemiz bundandır.

İbrahim babası Azer’e bir takım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum dedi.” Âyette de belirtildiği gibi, Âzer Hz. İbrahim’in öz babasıdır. “Taruh” olduğu ile ilgili görüşler sağlam bir kaynağa dayanmamaktadır; Tevrat referanslıdır. Hz. İbrahim’in Azer’in sulbünden gelmiş olmasında garipsenecek bir durum da yoktur. Hatta bu, Allah’ın ölüden diriyi yarattığına dair en güzel örneklerdendir. Allah ölü atomları canlı hücrelere dönüştürmektedir. Proteinler de hayat unsuru taşımayan, hayat emaresi göstermeyen kimyevi birer madde olmaktan öteye geçmediği halde oraya da ilahi sır girerek canlandırmaktadır. Keza, Allah Teâlâ Firavun sarayından Hz. Âsiye’yi, cahili topluluktan Hz. Muhammed’i, Ebu Cehil’den de İkrime’yi halk etti. Bu açıdan Allah Teâlâ’nın yıldızlara tapan bir toplumdan Hz. İbrahim ailesini vücuda getirmesi de cahili toplumlarda yaşayan Müslüman ailelere güzel bir örnektir. Hz. İbrahim’in Âzer’in oğlu olması, akrabaları arasında kötü, ahlaksız hatta müşrik bulunan Müslümanlar için büyük destek ve teselli kaynağıdır. Çünkü sünnetullah da bu durum hep var olmuştur. Hz. Nuh ve oğlu, Hz. Lût ve karısı ve Hz. Peygamber ve amcası da aynı durumdaydılar. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in Âzer’in sulbünden olması dikenler arasından güllerin yetişmesini hatırlatmaktadır. İbn Teymiye’nin dediği gibi, “Müminin cenneti de gülistanlığı da kalbindedir. Nereye giderse onunla beraberdir, düşmanları ona ne yapabilir?” Nitekim O’na bir şey yapamadılar karşısında duramadılar. Sonuçta Hz. İbrahim tek başına İslam’ı temsil etti ve ailesiyle başarılı oldu. “Muhakkak ki, İbrahim başlı başına bir ümmet idi, tevhit inancına sahip olarak Allah’a itaat için kıyam etmişti ve asla Allah’a ortak koşanlardan olmadı” âyeti, İslam ümmetini temsil eden Hz. İbrahim’in önemli özelliklerini sıralamaktadır.

İbrahim ailesinin Bazı özellikleri

1. Muvahhit Aile

Tevhit, her peygamberin dolayısıyla da her Müslüman’ın ilk görevidir. Bu anlamda bütün ailenin aynı inançta olması önemlidir. Hz. İbrahim’in puta tapan babasını tevhide davet etmesi buna örnektir. “Bir zaman babasına şöyle demişti: ‘Babacığım, o işitmeyen, görmeyen ve sana hiç faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?” “İbrahim’in babası hakkındaki af dilemesi de sadece ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Böyle iken onun bir Allah düşmanı olduğu ona belli olunca, ondan ilgisini kesti…” Hz. İbrahim ümit bulduğu sürece babasını tevhide davet etti. Babasının küfürde ısrar ettiğini görünce ondan beraat etti. Ondan beri olduğunu ilan etti.

2. Davetçi Aile

Davet ve tebliğ peygamberlerin öncelikli görevleri arasındadır. Hz. İbrahim ailesiyle beraber bu vecibeyi en güzel şekilde yerine getirmiştir. “Babacığım, şeytana tapma; çünkü şeytan esirgeyen Allah’a isyan etti. Babacığım doğrusu ben, sana O Rahman’dan bir azabın dokunup da şeytana dost olmandan korkuyorum.” “Babası: Sen benim ilahlarımdan yüz çevirmek mi istiyorsun? Ey İbrahim! Yemin ederim ki eğer vazgeçmezsen seni muhakkak ki taşlarım.” “İbrahim: ‘Selam sana, senin için Rabbimden af dileyeceğim; çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır.’” Hz. İbrahim putperest babasının tehdidine aynı yöntemle karşılık vermiyor, kötülüğe kötülükle, şiddete karşı şiddetle muamele etmiyordu. Kendisine taş atılan ağaç misali ihsanda bulunuyor, sabır gösteriyordu. Âyette de belirtildiği gibi, Hz. İbrahim’in, “babacığım” ifadesinin kullanılması, Hz İbrahim’in babasını nasıl yumuşak ve hikmetle davet ettiğini göstermektedir. Âyet, ailede günahkâr bireylere; özellikle anne-babaya karşı nasıl bir tavır konulmasını ortaya koymaktadır.

Hz. İbrahim ailesi’nin genç üyesi Hz. İsmail de iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma konusunda babasını izlemiştir. “Kitapta İsmail’i de an; çünkü o cidden vadinde sadık bir kimse idi, bir resul, bir peygamber idi. Ailesine namaz ve zekâtı emrederdi ve Rabbi katında hoşnutluğa ermişti” âyeti, iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın Müslüman aile bireylerinin öncelikli ve en önemli görevleri arasında olduğuna dikkat çekmektedir. Hz. Peygamber konuya dikkat ederek şöyle buyurur: “Gece uyanıp iki rekât namaz kıldıktan sonra eşini uyandırmaya çalışan, uyanmasa uyanması için yüzüne hafifçe su serpen aile reisinden Allah razı olsun. Keza gece uyanıp iki rekât namaz kıldıktan sonra kocasını uyandırmaya çalışan, uyanmazsa yüzüne hafif su serpen kadından da Allah razı olsun.”

3. Fedakâr ve İtaatkâr Aile

Dünya imtihan yurdu ve herkesin geçtiği bir imtihan salonudur. Kimisi malıyla, kimisi makamıyla, kimisi canıyla imtihana tabi tutulmaktadır.“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, aşiretiniz, ele geçirdiğiniz mallar, kesat gitmesinden korktuğunuz bir ticaret ve hoşunuza giden evler size Allah ve Peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah öyle fâsıklar güruhunu doğru yola erdirmez” âyeti, sahip olunan hiçbir şeyin akidenin önüne geçmemesi gerektiğini belirtmektedir. Âyet, kişinin aile, çocuk, mal, iş ve akidesiyle karşı karşıya gelirse hangisini tercih edeceği konusunda imtihana tabi tutulduğuna dikkat çekerken, eş ve çocukları terk etmeyi kastetmiyor. Dolayısıyla akraba ve mallar İslam’ın hizmetinde oldukları sürece değerli, ancak engel oldukları takdirde de durum farklılaşır.

Hz. İbrahim’in çocuğunu Allah’ın emri doğrultusunda kurban etmek istemesi, oğlunun da herhangi bir tereddüt ve itiraza mahal bırakmadan kabul etmesi fedakârlığın zirvesidir. Birisinin çocuğunun başkası tarafından kurban edilmesi, çocuğunu bizzat kendi eliyle kurban etmesi gibi değildir. Hz. İsmail ailenin genç üyesi, fedakâr babanın muti ve sadık çocuğuydu. İslam akidesine inanan sağlam bir gençti. “(Oğlu) yanında koşma çağına gelince: ‘Yavrum, ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak ne düşünürsün?’ dedi. (Çocuk da): ‘Babacığım sana ne emrediliyorsa yap! Beni inşallah sabredenlerden bulacaksın!’ dedi.” Babanın çocuğunu Allah Teâlâ’ya takdim etmek istemesi çocuğun da bunu tereddütsüz kabul etmesi itaatin zirvesidir. Çocuk başta Rabbi’nin sonra da babasının emirlerine amade oluyor, ‘Allah ne demişse o olacak’ diyordu. Âyetin sergilemiş olduğu baba-evlat duruşu, ailede karşılıklı itaat, saygı ve sevginin en yüce mertebesidir. Hz. İbrahim’in, Hz. İsmail’i kurban edeceği sırada, Hz. İsmail’in, “Babacığım, el ve ayaklarımı iyi bağla ki seni rahatsız etmiş olmayayım ve neticede sevabım azalmasın. Bıçağı iyi bile, elbiselerim de kefenim olsun” demesi, Hz. İbrahim ailesindeki itaat ve saygının boyutunu ortaya koymaktadır. Baba, çocuğunun el ve ayaklarını bağlıyor, kesme vaziyetini alıp tekbir getirmeye başlıyor. Çocuk da, “babacığım Allah’ın emri neyse yerine getir” diyor. Bu tür manzaralar karşısında beyin hücreleri durup, nefesler tutulmaz mı?

Hz. İbrahim’in eşi Hacer de ailenin kahraman ve fedakâr bayan bir üyesi idi. Hz İbrahim, onu oğlu İsmail’le beraber ıssız ve çorak bir vadiye bıraktı. Hacer defalarca, “ey İbrahim beni ve çocuğumu bu ıssız yerde bırakıp nereye gidiyorsun?” dedi. Cevap almayınca, bunu yapmanı Allah Teâlâ mı emretti? diye sordu.

– Evet, cevabını alınca,

– O halde Allah Teâlâ bizi zayi etmez diyerek Allah’ın emrine mutlak teslimiyetini ortaya koydu.

Muvahhit baba, fedakâr hanım ve hak yolunda itaatkâr çocuk(lar)…

4. Allah’a Yalvarıp Yakaran Aile

Dua, müminin silahı ve ibadetin özüdür. Hz. İbrahim, ailesini her türlü bela ve felaketten korumak için Allah’a dua ederdi. ‘Rabbim, bu şehri güvenli kıl! Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!’ Yine nesli ve soyunun şirkten korunmaları ve örnek bir şahsiyet ortaya koymaları için de şöyle dua ederdi. “Rabbimiz, bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster.” Bu duaların kabulünün en güzel örneği İsmail soyundan gelen Muhammed Mustafa olsa gerek. Böylece aile reisi, ailesinin İslami emirleri uygulayıp Müslüman bir şahsiyet ortaya koymaları, mutlu ve rahat bir hayat sürdürmelerini, neslinin pak ve temiz olması için Allah Teâlâ’dan niyaz etmelidir. Nitekim Hz. Peygamber, çocuklarına “azgın şeytanlardan, kem gözlerden Allah Teâlâ’nın yüce sözlerine sığınırım” duasını okuyor ve aynı duanın Hz. İbrahim tarafından İsmail ve İshak’a okunduğunu hatırlatıyordu.

5. Muhacir Aile

Hicret, inanç uğruna eş, dost, vatan, mal ve gerektiğinde hayatın terk edilmesidir. Hz. İbrahim, eşleri Hacer ve Sâre ile Allah yolunda hicreti gerçekleştiren ilk ailedir.“İbrahim de: “Ben Rabbime hicret edeceğim, şüphesiz ki O, güçlüdür, hikmet sahibidir” diyerek yola çıktı. Ardından “Ey Rabbimiz, ben çocuklarımızdan bir kısmını senin Beyt-i Haram’ının yanında, ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz, namaz kılsınlar diye; bundan böyle insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara doğru akıt ve onları bazı ürünlerden rızıklandır; umulur ki şükrederler.” buyurarak maruzatını dile getirdi. Hz. İbrahim’in ailesiyle hicret etmesi dünyevi anlamda bir rahatlık ve seyahat olmayıp daha rahat ibadet yapabilme gayesini taşıyordu. Âyette namaz kılmaları için bölümü bunu ifade etmektedir. Keza, ayetten aile reisinin ailesinin geçiminden de sorumlu olduğu anlaşılmaktadır.

Bir de dedi ki: ‘Ben Rabbime gidiyorum, O bana yolunu gösterir.’” âyeti de, Müslüman ailelere inançlarını yaşayamadıkları ortamlardan daha rahat ortamlara hicret etmeyi önermektedir.

6. Misafirperver Aile

Hz. İbrahim ve ailesinin bir özelliği de misafirperverliktir. “İbrahim’in şerefli misafirleri hakkında sana haber geldi mi?” âyeti, Hz. İbrahim ailesinin bu özelliğine dikkat çekmektedir. Hz. İbrahim’in misafirsiz yemek yemediği, misafir bulmak için yol kavşaklarında beklediğinin nakledilmesi hatta misafir ağırlama geleneğini ilk başlatan kişi olduğunun bildirilmesi misafir ağırlamanın, yemek ikram etmenin terk edildiği günümüz Müslümanlarına önemli mesajlar iletmektedir.

7. Çalışkan ve Maharetli Aile

Ve o zaman ki, İbrahim Beyt’in temellerini yükseltiyordu. İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: ‘Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur. Çünkü daima işiten, daima bilen Sensin ancak Sen!’

İbrahim soruyor:

- Evladım, Allah Teâlâ’nın emrine ne dersin?

- Rabbimizin emrine sarılmaktan başka seçeneğimiz yok.

- Bana yardım eder misin?

- Elbette.

- Rabbin şu tepecikte bir mabet inşa etmemizi emir buyurdu.

Bunun üzerine Hz. İbrahim duvarı inşa etmeye başladı. Hz. İsmail de taş taşıyordu. Bu hizmetin kabul edilmesi için de Allah yalvarıyorlardı. Hz. İbrahim’in Hz. İsmail ile beraber çalışması, gerektiği durumlarda aile bireylerinin beraber çalışmalarının gereğini ve aile içinde görev paylaşımının önemini göstermektedir.

Âl-i İbrahim’in diğer bir özelliği de Peygamber Efendimizden nakledildiğine göre ok kullanma hususunda maharetli olmasıydı. Şöyle ki: Hz. Peygamber ok atan bir gurubun yanından geçer ve şöyle der: “Ey İsmail’in torunları! İyi nişan tutun, ceddiniz İsmail de çok iyi ok atan bir nişancıydı” buyurmuştu.

Sonuç

Hz. İbrahim ailesiyle beraber tavizsiz bir duruş sergiledi. Bu uğurda ateşe atıldı, hicret etti ve bütün müminlere model oldu. Kur’an-ı Kerim bu ailenin kıyamete kadar müminler için örnek olacağını şu âyetle beyan etti. “Allah, bu sözü (İslamî duruşu) soyu arasında (gelecek nesiller içinde) devam edecek bir örnek kıldı ki insanlar ona müracaat etsinler ve onun gibi yaşasınlar.” Hiç unutulmaması ve ihmal edilmemesi için de bu ideal ve model aileyi dilleriyle anmasını ibadet kıldı.

Selam İbrahim’e, onun ailesine ve onun yolunda hayat sürenlere.

Yrd. Doç. Dr. Abdulcelil Candan
Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Öğretim Üyesi
Kur’an’î Hayat dergisi

  • Share/Save/Bookmark
Yorum YokMart 12th, 2010

“Eğlenilecek değil, evlenilecek insan ol!”

Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse, ameli iyi olan kimse gibi mi olacaktır?…” (Fâtır -8)

İnsan hayatının en güzel, en güçlü ve umutlu dönemi olan gençlik dönemi aynı zamanda kriz ya da bunalım dönemi olarak da adlandırılabilir. Bu dönemin en belirleyici vasfı gerek evlilik için olsun, gerek farklı amaçlı yönelişler için olsun, karşı cinse duyulan ilgidir. Bu ilgi, ya evlilikle doyuma ulaştırılmakta ya da flört adı verilen yaşam tarzı ile sürdürülmektedir. Flört kelimesi Türkçe’de “karşı cinsten birisiyle yakın ilişki kurmak” anlamına geliyor.

Aynı kelime yerine “takılmak”, “çıkmak” kelimeleri de kullanılıyor. Ruhbilimci Erich Fromm “Karşıt cinsler arasındaki duvarın yıkılması durumunda, duygusal ilişkilerin karşı konulmaz bir cinsel isteğe dönüşmesi kaçınılmazdır.” diyor. Yani flört, takılma, çıkma hepsinin cinsel isteğe dönüşmesi kaçınılmaz. Peygamber Efendimizin “Dikkat edin! Bir erkek yabancı bir kadınla başbaşa kaldığında muhakkak üçüncüsü şeytandır.” (Tirmizi, Rada’ 16) ikazı, çağları aşan bütün emir ve ikazları gibi bu konuda da bize ışık tutuyor.

Ortak bir gelecek planı olmayan, hatta birbirlerine verilmiş sözleri bile bulunmayan iki kişi arasında, sonu çoğunlukla cinsel birlikteliğe uzanan ilişki, takılmak ya da flört diye tanımlanıyor. Takılmak, internet ve cep teknolojileri sayesinde iyice kolaylaştı. Baştan ayağa cinsellik kokan bu yaşam şeklini ister özgürleşme, ister ahlâksızlaşma olarak tanımlayın, bireysellikle arasında kurulan bağ çok açık. Parola: Kendini nasıl iyi hissediyorsan öyle davran, toplum kurallarını umursama. Verilen mesaj ise şöyle: Bu sizin vücudunuz, eğlenin, ne isterseniz onu yapın. Öte yandan cinsellik bugünün gençlerine şu şekilde algılattırılıyor: Abartılacak bir şey yok! Bu şartlar altında yetişen gençlerin evliliği zor ve durağan, duygusal yönden yıpratıcı, hislerin ve yakınlığın ön planda olduğu, karmaşık bir dünya olarak algılamalarını yadırgamamalı.

Bir kıza kendisiyle flört etmesini, yaygın deyimiyle “çıkmasını” teklif eden bir erkek, karşılıklı güvensizliğe dayalı, her iki tarafı da küçük düşürecek, şahsiyetlerini kaybettirecek bir paket program sunuyor demektir. Flört edenlerin aralarında vefa ve sadakat gibi kavramlar bulunmuyor. İki taraf da karşısındakinin kendisinden daha güzel ya da yakışıklı, daha zengin birini bulduğunda, ilk fırsatta kendini terk edeceğini biliyor ve sürekli bunun tedirginliğini yaşıyor. Dışardan bakan pek çok insan için flört, dünyanın en zevkli, en güzel durumu gibi gözükür. Bu imaj özellikle konuyla ilgili filmler sayesinde oluşmuştur. Binlercesi çevrilmiş bu filmlerde flört ilişkileri, insanın ayaklarını yerden kesen, hayatın anlamının bulunduğu bir tarz olarak gösterilir. Televizyon programları ve filmlerde evlilik dışı cinsel birlikteliklere sıkça yer veriliyor. Yapılan bir araştırma 15-17 yaşları arasındaki gençlerin %70’inin internette erotik içerikli film seyrettiğini ortaya koydu. Cinselliğin bu kadar ortada gezen bir meta gibi sunulması, insanları duyarsızlaştırarak, cinselliği çok yaygın ve sıradan bir şey gibi gösteriyor. Bir süre öncesine kadar liseli bir kızın “şöhret” olması kötü bir şeydi; ancak Türk televizyonlarında da gösterilen gençlik dizileri şöhretli kızları artık iyi bir model olarak algılattırıyor.

Ergen dönem içinde çocukların, ebeveyninden uzaklaşarak daha fazla arkadaşlarına yöneldiği bu dönemin en önemli özelliklerindendir. Yapılan bir araştırmada on iki ve on sekiz yaşları arasındaki Türk gençlerinin anne ve babayla yakınlık ve konuşmalarının azaldığı buna karşılık arkadaşlarla arttığı görülmüştür. Yine yapılan bir araştırmada, kızların kendi hemcinsi arkadaşlarını, erkeklerden daha çok sevdikleri ve sırlarını daha fazla paylaştıkları görülmüştür. Yani sosyalleşmek adına flörte vize çıkarmanın mutlak anlamı kalmamıştır.

Eski Çin toplumlarına kadar uzanan görücü usulü evlilik biçimi, Doğu toplumlarına özgü bir geleneksel yapının ürünü; cinsel özgürlük ve seçme özgürlüğü hakkı veren flört ve duygusal arkadaşlıklar ise Batı toplumsal yapısının bir sonucudur. Geleneksel Türk toplum yapısında “sevgi” duygusu, evlilikle birlikte gelişmektedir. Geleneksel toplumdaki, “evlilikte keramet vardır” anlayışı doğu kültürü motifini yansıtır. Diğer tarafta, Batı toplumu “hayatımın erkeğini/kadınını arıyorum” sözü ile evlilik öncesi özgür seçme kararını ve iki karsı cins arasında özgür cinsel ilişkinin de bulunduğu, özgür arkadaşlık ilişkisinin mutluluğa götürdüğü inancındadır. Günümüzde Türkiye’de evliliklerin üçte biri, akraba evliliği. Aile kurarken amaç, tek yastıkta kocamak. Kadının sadakatsizliği ve ihanet yaygın değil. Batının hazcılığının ve bireyciliğinin sonucu olan “çocuksuz aile”, Türk toplumunda aile problemi olarak algılanıyor. Hatta çocuk sahibi olmak için yeni evlilikler yapılıyor. Hızlı toplumsal değişmeye rağmen, boşanma nadir görülüyor.

Flört tecrübesi, daha azı lise döneminde daha çok da üniversite dönemindeki öğrencilerde görülmektedir. Batı toplumunda yaşandığı şekliyle flört ise, belli başlı üç aşamadan oluşmaktadır. Bu aşamalar, arkadaşlık, sevgililik ve cinsellik aşamalarıdır. İki cinsin baştan beri bir araya gelmesinde cinsel istek ve eğilimlerin rolü vardır diyen Psikiyatrist Nevzat Tarhan, “Kadın sevgi ve aşk ister, cinsellik verir; erkekse cinsellik ister, sevgi ve aşk verir.” diyor. Flört ilişkilerinde cinsellik erkek ve kadında farklı tepkiler doğurmaktadır. Özellikle ilişkinin ayrılmayla sonuçlanması üzerine kadın, kendini kullanılmış hisseder. Erkek ise, elde ettiği kadın cinselliği karşısında, kolaylıkla ulaştığından değer vermemeye başlar. Birçok flört ilişkisi sonucu, karşı cinse ilgisiz, sevgi duygusu yıpranmış, hazcı kadın ve erkek bireyler oluşacaktır. Bu da ileride yapılması düşünülen evliliklerin ya hiç gerçekleşmemesine ya da çok fazla gecikerek yapılacak sevgisiz formalite evliliklere neden olabilecektir.

Batı toplumlarında flört davranışı sonuçları açısından farklılık arzediyor. Amerika ile Kıta Avrupa’sının flört anlayışı farklılık gösterir. Amerika toplumunda flörte, sonucunda hiçbir şey olmayacağı bilinerek başlanmaktadır. Hiçbir gerçek seçim yapılmamaktadır. Kıta Avrupa’sında ise, flörtün bir risk getirdiği bilinir. Bir flört ilişkisinde her iki tarafta, bunun ciddi sonuçlarını her an aklında tutmak zorundadır. Ancak evliliklerin flört ile yapıldığı Avrupa’da, boşanma oranının yüksek olması da unutulmamalıdır. Avrupa’daki evliliklerin yaklaşık yarısı boşanmayla sonuçlanmaktadır.

Flört davranışı bir kişilik bozukluğu mu?
Uzmanlara göre, başkalarıyla olan etkileşimleri çoğu zaman uygunsuz biçimde cinsel yönden ayartıcılık, baştan çıkarıcı davranışlarla belirli olan Histriyonik kişilik bozukluğu olanlar, flört düşkünü oluyor. Hemen her alanda aşırı duygusallık ve ilgilenilme arayışı içinde olan bu kişiler sürekli birileriyle flört ediyor. İlgi çekmek ve başkalarının kendisiyle ilgilenmesini sağlamanın en kolay yollarından biri olduğu için, seçicilik ya da beğenip beğenmediklerine aldırmaksızın, hemen herkesle flört ediyorlar.

Flört istatistikleri

Gencin flörtünün olması ile kaç kez evden kaçtığı arasındaki ilişkiye bakıldığında evden kaçan gençlerin %50.90’ının bir flörtü olduğu görülmektedir. Evden kaçmayan gençlerde bu oran %39.50’ye düşmektedir. Gencin şimdiye kadar kaç kişiyle flört ettiği ile, çevresinde flörtlerini sıklıkla değiştirenleri nasıl karşıladığı arasındaki ilişkiye bakıldığında, şimdiye kadar dört ve üzeri sayıda flörtü olan gençlerin çok yüksek bir oranla (%74.00) çevresinde, flörtlerini sıklıkla değiştirenleri normal karşıladıkları saptanmıştır. Flörtlerini sıklıkla değiştirenleri anormal karşılayan gençlerde bu oran %46.90’a düşmektedir. Kısaca gencin duygusal arkadaşlık yaşama sıklığı arttıkça, flörtlerini sıklıkla değiştiren kişileri normal karşılama düşüncesi de artmaktadır.

Gencin aynı anda birden fazla flörtünün olması ile herhangi bir sorunu için psikoloğa/psikiyatriste gitmesi arasındaki ilişkiye bakıldığında; psikiyatrist/psikoloğa gidenlerin önemli bir kısmının (%44.50) aynı anda birden fazla flörtünün olduğu görülmektedir. Vücuduna zarar veren gençlerin çoğunluğunun (%69.80) şimdiye kadar dört ve üzeri sayıda flörtünün olduğu tespit edilmiştir. Annesi tarafından sevilmeyen ve istenmeyen gençlerin çoğunluğunun (%52.80) aynı anda birden fazla kişiyle flört ettiği tespit edilmiş. Gencin şimdiye kadar kaç kişiyle flört ettiği ile ebeveyninin birbiriyle anlaşması arasındaki ilişkiye bakıldığında; ebeveyni birbiri ile anlaşamayan gençlerin yüksek bir oranla (%68.60) şimdiye kadar dört ve üzeri sayıda flörtünün olduğu saptanmış. Aile içi anlaşmazlık gencin çok sayıda duygusal arkadaşlık kurma eğilimini arttırmaktadır. Ülkemizde yapılan bir diğer çalışmada ilişki türüne göre, tercih edilen aşk biçimlerinin değiştiğini göstermiştir. Buna göre, evliler flört edenlere göre daha fazla arkadaşça aşk, mantıklı aşk biçimine sahiptirler. Oysa flört ilişkisi içinde olanlar öfke atakları korkusu, terk edilme korkusu, kendi yıkıcı dürtülerinden korkma, kontrolü kaybetme korkusu yaşamaktadırlar.

Flört kelimesine duyulan yabancılık da dikkat çekicidir. Yine ülkemizde yapılan bir araştırmada kız-erkek arkadaşlığına, hem kadın hem de erkek olumsuz bakan bireyler flört ve çıkma kelimeleri telaffuz edilmeden, fikirlerinin farklı olacağını ifade etmişlerdir. Bu kişiler kız erkek arkadaşlığını herhangi bir cinsel yakınlaşma temelinde olmadığı zaman, onaylayabileceklerini belirtmişlerdir. Yine üniversite öğrencileri arasında bir araştırmada, “evlenme kararı verirken bekâret konusu sizce önemli midir?” sorusuna toplam öğrencilerin %66’sı, evlenme kararı verirken “bekâret” konusunun farklı derecelerde de olsa önemli olduğunu %34′ü ise bekâretin önemsiz olduğunu ifade etmişlerdir. Üniversite gençlerinde flört ilişkisi bitmiş olanların, devam edenlere göre daha az ilişkilerine bağlanım hissettikleri de gözlenmiştir. Hem kadınlarda hem de erkeklerde ilişki doyumu azaldıkça, çiftler arasında şiddet kullanma eğiliminin artması araştırma sonuçları ile tespit edilmiştir.

Lise öğrencilerinin evlilik öncesi flört ile ilgili görüşlerine bakıldığında Anadolu Lisesi öğrencilerinin %62’si evlilik öncesi flört taraftarı olduklarını belirtirken, İ.H.L öğrencilerinin %20.8’i flört taraftarı olduklarını belirtmektedir. A.L oranının İ.H.L oranının üç katı olması öğrencilerin dünyaya bakışında bir farklılaşmanın ortaya çıktığını göstermektedir. Fakat din ağırlıklı bir eğitim alan İ.H.L öğrencilerinin %20’sinin flörtten yana olması bu okul öğrencilerinin de modernleşme süreci içerisinde olduğunu göstermektedir. Her iki okulda da karma eğitim yapılmasına rağmen karma eğitim hakkında A.L öğrencilerinde olumlu görüş bildirenlerin oranı %85 iken, İ.H.L öğrencilerinde bu oranın %57 olması da dikkat çekicidir. (İstatistiklerin kaynakları: Murat Şakir Ceyhan, Üniversite Gençliğinin Cinselliğe Bakış Açısı, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 2005; A. Muhsin Yılmazçoban, Flört ve Görücü Usulü Evliliklerde Psiko-Sosyal Özeliklerin Etkisi, Basılmamış Doktora Tezi, Sakarya 2008, Ulusoy, Baran, Demir, Türkiye’de Ergenlerin Arkadaş-Akran Grupları İle İlişkileri, Ankara 2005 )

Flört eden kadınlar ve erkekler “Bay/Bayan Doğru”yu arayarak önlerine gelen fırsatları durmadan tepiyorlar. Özellikle kendi ayakları üzerinde durabilen, ekonomik özgürlüğü olan, sosyal hayatı renkli ve kariyeri yükselişteki kentli erkek ve kadınlar için flört alışılmış bir durum. Sürekli arayış içinde olan bu tipler her ne kadar hayatlarını biriyle paylaşmak isteseler de karşı cinse ona evlilik kurumu içinde ihtiyaç duymadığı mesajını iletiyor. Flört tecrübesi olan erkek ve kadınlar farkında olmadan “Bir Erkekte/Kadında Olması Gerekenler” listesi gittikçe uzuyor. Bu durumda armudun sapı üzümün çöpü bahanelerinin ardı arkası kesilmiyor.

Çözüm Ne?

Evlilik öncesi karşı cinse duyulan ilgi ve cinsel davranışlar ile ilgili en önemli sosyal etkenin, arkadaşlar olduğu kabul edilmektedir. Kişilerin, sosyal dernekler, kulüpler, spor organizasyonları, gönüllü çalışmalar gibi aktivitelere yönlendirilmesi flört gibi riskli davranışları azaltabilir. Okullarda rehberlik etkinlikleri kapsamında yürütülen “ergen ve gelişim özellikleri” ya da “cinsel yolla bulaşan hastalıklar” gibi konuların alanında uzman kişiler tarafından anlatılması kişinin farkındalığını artırabilir. Din derslerinde iffet ve namus kavramlarının olgun bir karakter ve şahsiyetin en önemli tamamlayıcı unsuru olduğu bilhassa izah edilebilir.

Flörtün, muhatapları evliliğe taşıması açısından olumlu sonuçlar doğurmadığı aşikâr. İslam’da erkek ve kadının, belli şartlara ve sınırlara uyarak görüşmesine, konuşmasına, tanışmasına cevaz verilmiştir. Evlenmek maksadı olduğunda, görülebilecek yerlere şehvet duyma ihtimali bulunsa bile, bakma konularında ruhsatlar verilmektedir. Evlilik amacıyla, umuma açık yerlerde, başkalarının da bulunduğu evlerde, gerektiğinde baş başa kalarak tarafların birbirini görmesi, konuşması, birbirlerinin dünya görüşleri, zevkleri, evlilikten beklentileri, alışkanlıkları gibi konularda bilgi alışverişinde bulunmaları elzemdir. Bu ölçülerdeki görüşmelerin, sağlıklı bir evliliğin kurulmasının mümkün olup olmadığı konusunda yeterli kanaat vereceğini belirten Hayrettin Karaman Hoca, “Günümüzde flört türü İslamî sınırları aşan görüşmeler, beraberlikler, adeta deneme evlilikleri taraflara, gelecek hakkında İslam’ın sunduğu görüşmeden daha çok ve kesin bilgi ve kanaat veremez” demektedir. Zaten evlilik öncesi ve evlilikten sonrası arasında, tarafların duygu ve davranışlarında farklılıklar ortaya çıkmakta ya da oluşmaktadır. Bu sebepledir ki flört sonrası evlenen çiftler arasında da birçok geçimsizlik ve boşanma örnekleri yaşanmaktadır. Orta yol, genel bir kanaat elde edecek kadar görüşme ve tanışmadır; bu kadarına da İslam izin vermiştir, hatta bunu tavsiye etmektedir. Günümüz hayat şartlarının ağırlığı nedeniyle ileriki yaşlara ötelenen evlilikler nedeniyle, fıtrî bir ihtiyaç olan cinselliğin de ertelendiği unutulmamalıdır. Türk toplumunda genel olarak, ancak üniversite öğrenciliğinin bitişiyle birlikte, iş-meslek bulma süreci tamamlandıktan sonra, ciddi bir evlilik girişiminde bulunulmaktadır. Ailelerin ezber bozma vakti gelmiştir, evlilik yaşları gençlere maddi ve manevi destek sağlanarak erkene alınmalıdır.

Hayatı çok süslü gösteren flört gibi yaşam tarzlarının, insanları saptırmak için kıyamete kadar çabalayacak olan şeytanın, süslü ve hoş gösterdiği unutulmamalıdır. Yüce Allah, Kur’an’da kötü kadınları kötü erkeklere, kötü erkekleri kötü kadınlara; temiz kadınları temiz erkeklere, temiz erkekleri de temiz kadınlara yaraştırıyor (Nûr -26). Yani eşler birbirleri için bir ayna vazifesinde. Zor zamanlardan geçiyoruz, dünyanın süsü, şehveti her yanımızı sarmış durumda. Hz. Yusuf bile Züleyha’nın ihtirasına, Allah’ın yardımı olmasaydı istek duyabilecekti. Rabbimiz kötülüğü ve fuhşu, Hz. Yusuf’tan uzaklaştırdığı gibi bizden de uzaklaştırsın.

Flörtün Özendirildiği Bir Toplum Arayışı Var!

Maruf Beçene (Psikolog)

Ortaokul, lise ve ve özellikle üniversite yıllarında, genç kuşağın bir flört denizi içinde yüzdüğünü görüyoruz. Belki saf ve masum duygularla başlayan bu süreç, evlenmeden evli gibi yaşama boyutlarına varabiliyor. Birçok açıdan ele alınması mümkün olan bu konuda, bizimle neler paylaşmak istersiniz? Sizce bu süreç nereye gidiyor? Duygu ve düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Flört kavramının çok farklı tanımları olsa da, bu kavramın ilk çağrıştırdığı anlam, karşıt cinsten iki kişi arasında evlilik amacı olmadan varlık gösteren bir ilişki türü olmasıdır. Evlilik öncesi tanışmak ile flört ayrı kavramlardır. Flörtte ilişkinin kendisi merkezdeyken, evlilik öncesi tanışmada bir aile olma noktasında tarafların birbiri tanıma amaçları var.

Ergenlik duygusal ve cinsel gereksinimlerin keşfedildiği bir dönemdir. Bu keşif bazen duygusal ya da cinsel kriz nöbetleri şeklinde varlık gösterebilir. Krizle şunu ifade etmek istiyorum; duygusallık ve cinsellik bu dönemde iradeyi aşabilecek bir düzeye çıkabiliyor. Tarih boyunca toplumsal kurumların (Aile, okul, vb.) en önemli işlevlerinden biri de bireye otokontrol becerisini kazandırmak olmuştur.

Ergenlik döneminde fark edilen karşı cins ve ona duyulan yakınlık fıtri bir arzudur. Fıtri olan bir arzuyu kontrol etmek ciddi bir irade ister. Bu iradeyi sergilemek ya elverişli bir ortam ya da zihinsel ve bedensel olgunlaşmayı gerektirir. Ergenlikte uygun bir koruyucu ortam yoksa kişinin otokontrolü oldukça zayıftır. Yetişkin yıllarında olası birçok sorun bu dönemde otokontrol sağlanamadığı için sergilenen davranışların bir sonucu olabiliyor.

Flört türü ilişkilerle ilgili ortaya atılan iddialar iki yönlüdür. Bir kesim flörtün ileride sağlıklı ilişkiler için önemli bir deneyim sunduğunu söylerken diğer bir kesim flörtün yetişkin yıllarındaki ilişkileri olumsuzlayan birçok etkiyi barındırdığını söyler. Bu iki bakış açısının da sorunlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü flört geçmişi olmayıp çok iyi ilişkiler geliştiren aileler olduğu gibi flört yapıp olumlu ilişki kuramayan çiftler vardır. Tam tersine, flört ilişkisi olup sonra sağlıklı ilişki kurabilen çiftler varken flörtsüz geçmişi olan sorunlu çiftlere rastlamak mümkündür. Flört ilişkisine deneyim ya da deneyimsizlik açısından yaklaşmak çok sağlıklı değildir. Çünkü flörtte maske vardır. Ergenler ve yetişkinler çoğu zaman beklentiye göre tavır alabilir. Flörtün artık bir yaşam tarzı olarak ifade alanı bulduğu modern batı toplumlarında boşanmaların fazla oluşu ve gittikçe artma eğilimi göstermesi flörtün evlilik için deneyim sağladığı tezini çürüten en önemli pratiklerden biridir.

Flörte patolojik bir nitelik yükleyen temel kriter, genç bir ergenin karşı cinsi keşfedip ona ilgisini ifade etmesi ve bu ifadenin ilişkiye dönüşmesi değildir. Sorun, bu dönemde duygusal bir birlikteliğin özendirilmesi ve mutlaka yaşanması gerektiği noktasında medyanın ve modern kültürün baskılayıcı tutumudur. Modern anlayışın ve medyanın bu noktada çelişkili bir tutumu var. Erken dönem evliliklerin riskleri sürekli manşete taşınırken aynı zamanda ikili ilişkiler geçici bir format temelinde özendiriliyor. Flört ve ergen aşklarında toplumsal ve ailevi kontrol yoksa özü itibariyle bu ilişkilerde masumiyeti aramak çok gerçekçi değil. Çünkü bu dönemde bireysel otokontrol yetersiz, her iki tarafı birbirine çeken fıtri bir yasa var. Ortamını bulan herkes ikili ilişkideki duygusal beraberliği cinsel tatmine dönüştürür. Bunun karşısındaki tüm iddialar sadece birer temennidir.

Flörtün özendirildiği bir toplum arayışı var. Olay öyle bir noktaya geldi ki; flörtü olmayanın kendini dışlanmış hissettiği ilişki örgüleri yaşanmakta. Flörtü olmayanın özgüvensizliği dillendirilmekte, benlik imajı, benlik saygısı tartışılmaktadır. Konunun dramatik olan yönü ise bazı ruh sağlığı profesyonellerinin özgüven tazelemek için ergenlere flört önerisinde bulunuyor olmalarıdır. Gelinen nokta ise 12 yaşında bir genç kız yada erkeğin henüz olgunlaşmamış zihin ve bedeniyle kendisini bünyesinin taşıyamadığı bir ilişkinin ortasında görmesidir.

Flört bazılarının iddia ettiği gibi masum bir duygusal deneyim değildir. 12-13 yaşlarına kadar inmiş olan duygusal ilişkiler çok ciddi travmaları tetikleyecek potansiyeller içeriyor. Meslek yaşamımda lise 1. sınıfta olup 8-9 ilişki yaşamış genç kızlarla karşılaştım. İlgi duyduğu her kişiye aşık olduğunu sanan ergenler var. Lise 1. sınıfta 9 kişiyle aşk yaşamak bu yaş döneminin kaldırabileceği bir yük değil. Burada sorunu patolojik kılan ise bu genç kızın sürekli aşık olması gerektiği noktasındaki düşüncesidir. Bu düşünce kitle iletişim araçlarıyla sürekli beslenmekte ve gençlik kaldıramayacağı bir ilişki türünün içine sürüklenmektedir.

Gelişimin her döneminde önemsenmesi gereken gelişim ödevleri vardır. Ergenlerin ya da son çocukluk dönemindeki bireylerin ihtiyaç duydukları bir partner değildir. İhtiyaç duyulan temel nokta, gelişimin yoğun bir fırtınaya maruz kaldığı bu dönemle ilgili gençleri bilgilendirmektir. Yaşamı yönetme konusunda etkili irade eğitimi, hayatın kurallarla yaşanması gerektiği noktasında deyim yerindeyse pedagojik bir formasyona ihtiyaç vardır.

Sınırsız Görüşme ve Tanışma Yapılamaz!

Prof. Dr. Vecdi Akyüz

Flört deyince ne anlaşılıyor?

Flört deyince bugün özellikle anlaşılan veya anlaşılmaya çalışılan şey, evlenmeye aday tarafların veya aday adayı tarafların serbestçe görüşmeleri, herhangi bir helal haram sınırı tanımadan birlikte olmaları, gezmeleri, tozmaları filan bunlara flört denir. Tabi şimdi bu çok sınırsız bir şey; herhangi bir helal haram ölçüsü gözetmeden yapılan bir şey denebilir. Bunun dini açıdan bir sınırı var mı? Tabi ki var. Yani; evlenmeye aday olan kişiler birbirini bir kere yeterince tanıma hakkına sahip her şeyden önce. Yani, çok önemli bir karar arifesindeler, bir aile yuvası kurulacak, bu öyle ezbere olmayacağı gibi, bir takım zorlamalarla da olmaz.

Yani tarafların yeterince birbirini tanıması gerekir. Ailede en önemli unsur uyumdur. Madem beraber bir hayat geçirecekler, o uyumu sağlayacaklar mı, sağlamayacaklar mı, o açıdan birbirlerini yakından tanımaları gerekir. Tabii ki burada dinimizin tarafların görüşmeyle ilgili bir takım sınırlamaları var. Bu sınırlamalara riayet edilmeden yapılacak görüşmeler doğru değil.

Flört’ün evliliği geciktirdiği veya evliliğe darbe vurduğunu söyleyebilir miyiz?

Tabii ki her ikisine de darbe vurma ihtimali olabilir. Flört edenler illa evlenecek diye bir şey yok. Tam tersine evliliğe doğru gitmeyebilir. Hatta tarafları erkenden bıktırıp evlilik kararı vermekten uzaklaştırabilir veya evliliği lüzumsuz görmeye de başlayabilir. Yani iki sonucu olabilir. Ya hiç evliliğe gitmezler, her şey erkenden biter. Ya da bu durum, evliliği gereksiz gördürüp birlikteliği gayri meşru bir şekilde sürdürmeyi düşünür hale getirebilir.

Evlilik hazırlığı konusunda eski gelenekten koptuğumuzu söyleyebilir miyiz?

Bugün birçok yörede kendine göre gelenek vardır. Özellikle nişanlandıktan sonra görüşmeler biraz daha serbest oluyor. Bunlara uymak lazım. Gelenekten tamamen koptuğumuzda sonu nereye varır Allah kerim. Şimdi ne gibi sınırlar var ben onlardan bahsetmek istiyorum. Birincisi giyim-kuşam ve davranış konularında helal haram sınırlarına dikkat etmek gerekir. En önemlisi budur. Sonra şeytanın bol insanın kıt olduğu yerlerde, yani eski tabirle halvet denilen görüşmeler doğru değil, yapayalnız tamamen kendileri üçüncü kişilere açık olmayan yerlerde görüşmeler hiçbir zaman doğru değildir. Bunun dışında bir takım fiziksel yakınlıklar da doğru değildir. Sınırsız görüşme ve tanışma yapılamaz.

Flörtte Tuzak Var!

“Gençliğin Cinsellik İmtihanı” Kitabının Yazarı M. Ali Seyhan’dan

Flört Evlilik Öncesi Tanımayı Sağlar mı?

Günümüzde flört, yani evlilik öncesi gençlerin birbirlerini tanıma ve tanışma bahanesi ile belli süre beraber olması yaygınlaştı. Dinimizde yeri olmamasına rağmen İslamî duyarlılığı olan insanlar arasında bile görülebiliyor artık. Burada hemen şunu söyleyelim ki, “Gençler önceden görüşür ve flört ederse, birbirini yakından tanıma imkânları olur. Eğer huyları, anlayışları farklı ise, evlenmeden önce daha işin başındayken, işi bitirmiş olurlar” iddiası da çok yanlış.

Tecrübeler hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Günümüzde en çok boşanma, flörtsüz evliliğin yapılmadığı Batı ülkelerinde olmaktadır. İki taraf da, tanışma devresinde, birbirlerine hoş görünmek için beraber bulundukları zamanlarda, gayet toleranslı davranıp, kötü huylarını birbirlerine hissettirmemeye çalışır, birbirlerini yanıltırlar. Ancak evlendikten sonra anlaşılır gerçek durum… Fakat iş işten geçmiş olur.

Bunun için, evlenilecek kimselerin gerçek hâlleri, evlenilmeden önce öğrenilmelidir. Bu da ancak tecrübeli kimselerin araştırmasıyla, o kimselerin evveliyatını iyi bilen, güvenilir kimselere sormakla olur.

Ayrıca, bekârken çok kimseyle görüşen, çok kimseyle eğlenen erkek ve kızda, evlendikten sonra da çok kimseyle görüşme arzusu devam eder. Bir kişiye bağlı kalmak, zamanla onu sıkmaya başlar; değişiklik arayışına girer. Bunun sonucunda da, her gün gazetelerde boy boy resimlerini gördüğümüz aldatmalar, kavga gürültüler ve cinayetler meydana gelir. Bir anlık gaflet, değişiklik arzusu, kişilerin hem dünya, hem de ahiretlerini karartır. Aman dikkat!

Flörtsüz evlilik olmaz mı?

Flört dönemi, gerçek beraberliği çoğu zaman aksettirmez. Eğer flört, gerçek hayatın aynısı olarak yaşanabilse, belki evliliğin nasıl gideceğine dair ipuçları verebilir, ama bunun da başka bedelleri vardır malûm. Bildiğimiz anlamdaki flört, yani arada sırada görüşüp gezmek, sohbet etmek ise, aslında gerçek hayatta olunandan farklı bir kişiliğin sergilendiği bir dönemdir.

Örneğin kişi günün yirmi üç saati tek başına, sessiz ve sakin bir hayat sürüyor, biriken sohbet ve gezme ihtiyacını günde bir saatlik buluşmalara saklıyorsa, o bir saatte çok konuşkan, canlı, eğlendirici biri gibi davranabilir. Ve “çıktığı” kişi de canlı, atak, sosyal insanlardan hoşlanıyorsa onun gözüne hoş görünebilir.

Ama iş evliliğe gelince, o hareketli görünen kişinin günde ancak bir saat gezmeye ve sohbete tahammül edebildiği, aslında çok durgun ve sakin bir hayatı sevdiği açığa çıkar ve sürtüşmeler başlar.

Ben üç-dört yıl flört edip birbiriyle çok iyi anlaşan, ama evlenince birkaç ayda hayal kırıklığı yaşayan nice insanlar gördüm. Evlilik hayatı başlayınca “Reklamları izlediniz, şimdi haberler” anonsu yapılmış gibi olur.

Peki, flört bile olmadan evlenilecek kişi nasıl seçilebilir?” diyebilirsiniz. Aslına bakarsanız bir insanın, karşısındaki kişiyi tanıması o kadar da uzun bir zaman gerektirmez. Yapılan araştırmalar özellikle kadınların, karşılaştıkları kişiyi ilk üç dakika içinde değerlendirip kategorize edebildiğini göstermiştir.

Dikkatli bir insan için yüz hatları, mimikler, ses tonu, konuşma biçimi, hatta kullanılan kelimeler bile kişiliğe dair önemli işaretler taşır. Ve özellikle hanımlar bu tip işaretleri çok iyi değerlendirirler.

Flörtün zararları nelerdir?

Flörtün pek çok sakıncası vardır: Flörtte bir tuzak vardır. Flörtte çok defa, kız, erkek tarafından kandırıldıktan sonra terk edilir. Tabi tam tersi olduğu durumlar da olabilir.

Flört, gençlerde gafilce tecrübelere yol açar. Bu tecrübelerin çoğu, kötü şekilde sonuçlanır. Tecrübe için insan, cebine barut koyup kendini tehlikeye atmaz. Ateşle barut bir arada durmaz. Yılan acaba nasıl sokar diye yılanla oynanmaz.

Flört, akıl mantık hislerini alt üst eder. Flörte alışan, sık sık arkadaş değiştirir. Kızı kandırıp terk eden erkek hain, kandırılan kız da maskara durumuna düşer. Flörtte çok defa, iffet elden gider. Namuslu Müslüman bir kız için bundan büyük felaket olamaz. Flört, pek çok genci serseri, müsrif ve perişan eder. Gençler arasında aşağılık kompleksi, kıskançlık, kin, nefret, karamsarlık ve çeşitli ruhî bunalımlar doğurur.

Flört arzusu, tenhada buluşmaya davet eder. Sonunda, birçok gencin başı belaya girer. Sonrasında ise pişmanlıklar ve acılar yaşanır.

Dinimiz flörte izin verir mi?

Dinimiz elbette böylesi bir ilişkiye izin vermez. Birbirine yabancı iki karşı cinsin tenha bir yerde baş başa kalışları; hislerinin isyanına, yaratılışta var olan duyguların ayaklanmasına vesile teşkil eder. Cinsî hislerin ayaklanması ve isyanından sonraki safhaları ise kimse kestiremez. Atalarımız “ateş ile barut yan yana durmaz” demişler.

Böylesi ilişkiler gayet masumane bir şekilde başlar, ancak neticesi genelde hüsran olur. Toplum hayatındaki pişmanlıkların, hatta cinayetlerin ve kötülüklerin büyük çoğunluğunun bu ikaza kulak asmayıştan, aradaki sınırı aşıp taşmaktan kaynaklandığı da yaşanan günlük olaylarla sabittir. Gazete ve televizyonlar bu tarz haberlerle dolu değil mi?

Bunun istisnası yok mu, her kadın, her erkek böyle mi? Elbette öyle bir iddiamız olamaz. Elbette her kaidenin istisnası olur. Lakin istisnalar hep müstesna kalır, umumi hükmü değiştirmez.

Kadın kendisini şaibe altına sokacak laubaliliklerden uzak kalmalı, kolay elde edilen, kolayca da terk edilen eğlence metası haline gelmemelidir. Erkek de hayata sadece ve sadece şehevi bir gözlükle bakmamalı, Allah’ın kendisine verdiği enerjiyi böylesi basit duygu ve düşüncelerle tüketmemeli, beynini çalıştırmalı ve yarınlara öyle yürümelidir.

Ali Can
Genç dergisi

  • Share/Save/Bookmark
Yorum YokŞubat 14th, 2010

Aile: vahdetin çekirdeği

İslam akidesinin omurgasını teşkil eden tevhid, “birlemek” manasına gelir. Akidevi alanda tevhid olarak tezahür eden şey, toplumsal alanda vahdet olarak tezahür eder. Bu açıdan, “Tevhid akidevi vahdet, vahdet sosyal tevhiddir” diyebiliriz. Kuldan Allah’a uzanan boyutta “birlemeyi” tevhid, kuldan kula uzanan boyutta “birleştirmeyi” vahdet ifade eder. Mü’minde birlik düşüncesi, tevhid akidesinin bir tezahürü olarak tecelli eder. Aile adını verdiğimiz müessese de bir birliktir. Zira aile, birbiri için yaratılan iki cinsin bir araya gelmesiyle oluşur.

Cinsiyet, üreme yeteneğine sahip tüm varlıkların hilkatinde vardır. Bunun kökeni bütün bir yaratılmışlar âleminin çift kutupluluğu yasasına dayanır. Her ne ki tek, o Yaratan’dır. Her ne ki çift, o yaratılandır. İşbu hilkat kuralı açısından, aile kurmak, yaratılmışlığı kabullenmek, yaratılış amacına (mâ-hulika leh) teslim olmaktır. Hilkat ve fıtrata saygı bunu gerektirir. Hz. Peygamber’e atfedilen; “Nikah sünnetimdir, kim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir” hadisi, özünde bu hakikati ifade eder. Zira insanlık içerisinde hilkat ve fıtrata en saygılı olanlar, insanlığın ufuk şahsiyetleri olan peygamberlerdir. Hadisteki “benim sünnetim” ifadesinin açılımı “benim de tabi olduğum fıtri sünnet” olsa gerektir.

Hilkat ve fıtratın bir gereği olan aile kurumunun yokluğu düşünülemez. Bu takdirde insanın ictimai hayatından, dahası bekasından söz edilemez. Zira insan nesli varlığını sürdüremez. Neslin devamı sadece cinsel üreme yeteneğine indirgenemez. İnsan, adı üstünde, ötekiyle ünsiyet kurduğu zaman insan denilmeyi hak eder. Ancak teennüs ettiğinde “vahşi” olana mensup olmaktan çıkıp “insi” olana mensup olur. Zira insan sosyal bir canlıdır. Bir ebeveynin bakım ve gözetimine olan ihtiyacı, diğer hiçbir canlıyla kıyaslanamaz. Diğer canlılar için hacet olan bakım ve gözetim, insan için zarurettir. Kaldı ki insanın psikolojik, akli ve ruhi ihtiyaçları, biyolojik ihtiyacından hiç de az değildir. Bu hakikat, konuyla ilgili Nisa 1 ve Hucurat 13. âyetlerde dile gelir. Sureye “kadınlar” anlamına gelen adını veren ve aileyle ilgili hükümler de içeren surenin 1. âyeti, çekirdeğini kadın ve erkeğin oluşturduğu aileyi ortaya çıkaran biyolojik süreci ele alır: “Ey insanlık! Sizi bir tek canlı varlıktan yaratan, ondan da eşini var eden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın üreten Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun!” (4:1) Yine Nisa suresi gibi aileyle ilgili bir çok hüküm içeren Hucurat suresinin 13. âyeti ise kavim ve kabileleri ortaya çıkaran sosyolojik süreci ele alır ve Nisa 1’in kaldığı yerden devam eder: “Ey insanlık (ailesi)! Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz; derken sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki tanışabilesiniz. Elbet Allah katında en üstününüz, O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır” (49:13). Her iki âyette müşterek olan iki unsur vardır: “Ailenin çekirdeği olan erkek ve kadın çiftleri” ve “takva”. Bu iki unsurdan birincisi insanın biyolojik ve sosyal varlığını, ikincisi ise manevi varlığını ayakta tutuyor.

Aile: Birini çekince diğeri ayakta kalamayan unsurlar

Burada akla gelen ilk soru şu: Peki, çekirdeğini karı-kocadan müteşekkil eşlerin oluşturduğu aileyi bunlardan hangisi ayakta tutuyor?

Bu soruya cevap vermek için aile kelimesinin soyağacına uzanmamız şart. “Kişinin bakmakla yükümlü olduğu hane halkı” için kullanılan terim, en dar anlamda birbirine dayanan karı-koca ikilisini ifade eder. Buna varsa çocuklar ve yakınlık derecesine göre bakımıyla mükellef olunan diğer yakınlar girer. Kelime “destek ve dayanak” anlamına gelen ‘avl/‘ayl köküne dayanır. Biri diğerine “dayalı” olduğu için terazinin bir kefesinin yukarıda olmasına ‘avl denir. Altına destek verilerek yapıldığı için gölgelik ve çardağa el-‘âle denilir. Destek alınan mutemet kimseye el-‘ıvel denilir. Bu köken bilgisinden yola çıkarak ‘aile için verilebilecek en güzel mana şudur: “Birbirinden destek alan, birbirine dayanan ve yaslanan, birini çekince diğeri ayakta kalamayan birden fazla unsur”.

Aile’yi, birbirini ayakta tutmak için çatılmış bir “çatı” olarak tanımlayan bu etimoloji, aile geometrisini birbirine paralel iki düzlem (║) olarak değil, bir “üçgen”in çatısı (∆) olarak vermektedir. Birincisinde aileyi oluşturan ana sütunlar birbirine dayanmazlar. Onlar birbirine dayanmadıkları sürece de aile olamazlar. Zira ferttirler. Aynı çatı altında yaşasalar da bu böyledir. Zor da olsa çatıyı ayakta tutabilirler, fakat o çatı aileyi koruyan ve ayakta tutan bir çatı değil, aynı çatı altındaki bireylerin koruduğu ve ayakta tuttuğu bir çatıdır. Bireyler yorulunca o çatı da çöker. İkincisinde ise fertler birbirine dayanarak aile olmayı hak etmiştir. Bu geometride elemanlardan birini çekince diğeri ayakta kalamaz. Birbirine dayanmak için kafa kafaya vermişlerdir. Baş başa veren başlar, tek bir baş gibi olmuştur. Bereketi ise 2 baş değil 11 baş bereketidir. Tıpkı bir çift ayağın tek başa bağlı olduğu gibi, ailenin uyumu da bu geometriye bağlıdır. Ayaklardan biri diğerine “Ben olmazsam sen bir hiçsin” diyemez. İkisi de birbirine destek ve dayanaktır. Biri diğerine “Varlığını bana borçlusun” diyemez. İkisi de diğerinden bağımsız hareket edemez. Birbirinden kopunca çatının ayakta kalamayacağını bilir. İşbu noktada, vahyin inşa ettiği akılda ‘saçma’ ile birebir olan “Kadın mı erkekten, erkek mi kadından üstündür?” sorusunun hiçbir anlamı kalmaz. Zira onlar zevc’dirler. Zevc Kur’ani bir kavramdır ve anlamı aynı zamanda vahyin inşa etmek istediği aile tasavvurunu da yansıtır. Yukarıda verdiğimiz Nisa 1. âyette kullanılan kelime de budur. Zevc’in en güzel tarifi “biri diğerinin yerini tutmayan ve birbirini bütünleyen iki unsudan her biri”dir. Buna en güzel örnek İbn Manzur’un Lisanu’l-Arab’ta kelimeye verdiği zevcâ na’lin örnek cümlesidir: “Bir çift ayakkabının teki”. Bu durumda yukarıdaki sorunun “Sağ ayak mı soldan, sol ayak mı sağdan üstündür?” veya “Sağ ayakkabı mı soldan, sol ayakkabı mı sağdan üstündür?” sorusundan farkı yoktur.

Tabi ki aynı şey “eşitlik” tartışması için de geçerlidir. “Eşitse, sağ ayakkabıyı sol ayağa, sol ayakkabıyı sağ ayağa giy!” diyen haklı çıkacaktır. Bu hem ayağa, hem de ayakkabıya zulümdür. Bunlar “”tirler. Bazı eşleri eşitleme ve aynı kılma çabası, eşleri eşitlemez ve aynı kılmaz, fakat onları eş olmaktan çıkarabilir. Sonuçta ne eşit olurlar, ne de eş. Bu konudaki en güzel tanım, Kur’an’ın ba‘dukum min ba‘d (3:195) tanımıdır. Al-i İmran 195. âyette salih ameller işleyen erkekler ve kadınlar zikredildikten sonra bu kalıp kullanılır. Ba‘dukum min ba‘d kalıbı insan türünü oluşturan iki cinsten birinin diğerine mutlak üstünlüğüne değil, “bazı hususlarda birinin bazı hususlarda ise diğerinin üstünlüğüne” delalet eder. Bu üstünlüğü “çatı geometrisi” üzerinden açıklayacak olursak, ailede erkek sütununu oluşturan eleman hem dayanan hem de “onun üzerine çardak (el-‘âle) olup, koruyup gözeten” (kavvâm) rolüne sahiptir (Krş: Nisa 34). Kadın ise kendisine dayanan erkeğe dayanak (‘âile) ve sığınak olan; eşinin kendisini koruyup gözetme yükümlülüğünü, kutsi bir akitle ona teslim ettiği iffetini ve ondan olan neslini koruma sorumluluğuyla dengeleyen, aile çatısının diğer elemanıdır.

Ev şahsiyet okuludur

Aile geometrisi birbirine paralel iki düzlem değil, birbirine dayanan üçgendir dedik. Aile üçgeninin dik iki kenarını eşler oluştururlar. Yatay kenarını ise “mekan”, yani “ev” oluşturur. Zira aile kun (ol) emrinin tecellilerinden olan bir kevn (oluş)’dir, her kevn’in bir mekân’a ihtiyacı vardır. Aile de mekânsız olmaz. İşte “ev” o mekândır. Kur’an’da “ev” için iki kelime kullanılır: Beyt ve dâr. Birincisi kök olarak “gecelenen mekân” için kullanılır. İkincisi ise “sürekli insanların deveran ettiği, sağlam bir dîvar’ı (duvar) olan, girilip çıkılan, bazen sosyal işlevi de olan mekân” için kullanılır. Çadır beyt’tir, fakat taş bina dâr’dır. Her çadır beyt’tir, fakat Kâbe’ye verilen Beytullah (Allah’ın evi) adından da anlaşılacağı gibi, her beyt çadır değildir. İki kelime de ilerleyen zamanda birbirlerinin yerine kullanılmıştır. Daru’l-Erkam, Dâru’n-Nedve, Daru’s-Suffe adlarının, bu mekânların sosyal işleviyle bir irtibatı olsa gerektir.

Ahzab 33 ve 34. âyetlerin verdiği mesaj ışığında, vahyin kadını, “eve sahip olma” anlamında “evli” olmaya çağırdığı sonucuna varabiliriz. Bu çağrı, modernizmin evsizliğinin modern bireylerin başına açtığı musibetle daha bir önem kazanmıştır. Vahyin kadını vakarıyla oturmaya çağırdığı ev, bir tembelhane değil, içinde vahyin talim edildiği ve hikmetin hâkim olduğu “Kur’an ve hikmet evi”dir (33: 33-34). Böyle bir ev mü’min kadının ikinci tesettürüdür. Tabii ki bu durumda tesettür de mü’min kadının birinci evi hükmündedir. Bu yüzdendir ki tesettür emri bir “giyinme” değil, bir “örtünme” emridir. Giyinme her zaman örtmeyebilir. İçinde tesettür şuuru olmayan bir giyinme, kolayca teşhirin tamamlayıcı bir unsuruna dönüşebilir. Bu sonuç, giyinmeyi “ikinci ten” olarak gören bir akla dayanır. Vahyin inşa ettiği bir akla göre ise giyinme, tesettür şuuruyla birlikte kadının birinci evidir.

Hz. Peygamber vahyi ilk aldığında “sokağa” değil “eve” döndü. Çünkü ev “Nereden başlamalı?” sorusunun tam cevabıydı. Hz. Peygamber de oradan başladı. Aynı soru şöyle de sorulabilir: “Firavun’un zulmü annelerin rahmine kadar uzandığında ne yapılabilir?” bu suale vahyin verdiği cevap açıktır: “Derken Musa ve Kardeşine şöyle vahyettik: “Şehirde toplumunuz için bazı evleri karargâh edinin; kendi evlerinizi ise ibadethaneye dönüştürerek ibadetinizi eda edin! Ve (bunu yaparsanız, o zaman) mü’minleri (zaferle) müjdele!” (10:87) Burada tarif edilen evin işlevini Mekke’de Erkam’ın evi görüyordu. Muhammedi davete ilk icabet edenlerin Daru’l-Erkam’a “Daru’l-İslam” (İslam’ın Evi) adını vermeleri boşuna değildi (İbn Sa’d, Tabakât).

Kur’an’ın tarifini yaptığı ev esasen bir “şahsiyet okulu” hükmündedir. Aile, bu okulun hem öğrencisi hem öğretmenidir. Böylesi bir ev cennetin dünyadaki şubesi olmayı hak etmiş demektir. Cennetin dünyadaki şubesi olmayı hak etmemiş bir ev, cehennemin dünyadaki şubesi olmaya adaydır. İman eden herkesi ailesini cehennemden korumaya çağıran şu âyet, aslında evi cehennemin dünyadaki şubesi olmaktan koruma çağrısıdır: “Siz ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan tarifsiz bir ateşten koruyunuz!” (66:6) Allah Rasulü, şu hadisiyle bu âyeti şerh eder gibidir: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” (Buhari ve Müslim).

Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş… Burada, içinde kalan insanlar ve yapı malzemesiyle birlikte bir ev tarif edilmektedir. İnsanların “yakıt” (vekûd) olması hem yanmaya hem başka bir şeyi yakmaya delalet eder. Sorumsuz bir yürek taş kesilmiş bir yürektir. Taş kesilen insan, taşı tutuşturan bir yakıt olacaktır. Peki, taşın yakıt olması ne demektir? Eğer aklına “Cehennemin yakıtı nasıl olsa bir gün tükenir, ahirette ebedi hayat olduğuna göre, bu yakıtın bittiği bir gün nasıl olsa gelecektir’ diye geliyorsa ey insanoğlu, unutma ki şu kâinattaki tüm taşlar tükenmeden oranın yakıtı da tükenmez” mesajı taşımaktadır. Sorumluluğunu yerine getirmeyen insanların ahiretteki durumunu dile getiren şu âyetleri, Tahrim 6 ışığında anlamak gerekir: “O gün kişi kardeşinden kaçacak; annesinden ve babasından; hanımından ve çocuklarından kaçacak…” (80:34-36) Bu âyetler içerisinde hanımın kocasından kaçacağı bir ibare bulunmamaktadır. Aksine evin reisinin hanımından ve çocuklarından kaçacağına dair bir ibare bulunmaktadır. Kaçma sebebi ise “kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!” emrini yerine getirmemesidir. Kendisini kovalayacak olanlar, “Bize karşı sorumluluğunu neden yerine getirmedin?” diye hesap soracak olan ailesidir. Dünyada ailesine karşı sorumluluktan kaçtığı için ahirette de ailesinden kaçacaktır.

Cennet kadınların değil anaların ayakları altındadır

Mukabil cinsler aile çatısını çatmadan önce birer “kadın” ve “erkek”tirler. Aile çatısını çatınca “karı-koca” olurlar. Bu çatı meyve verince ailenin ana çatısının sıfatları da değişerek bir ileri aşamaya geçilir: Ana-baba. Çocuğu olan ailede büyük aile üçgeni içinde bir küçük üçgen kurulmuştur. O üçgen, ananın çocuğa “destek” olduğu, aynı zamanda çocuğun anaya “dayanak” olduğu bir içyapı gelişmiştir. Kadın aile içinde analığa terfi edince, onun makamı de “makamların anası” olacaktır. İşbu makamın önemini şu hadisten daha güzel ne ifade edebilir: “Cennet anaların ayakları altındadır.” (Nisâî, Cihad 6) Burada yüceltilen kadınlık değil analıktır.

Ne gariptir ki vahyin inşa ettiği zihnin yücelttiği analık, modern zamanların inşa ettiği zihinlerce aşağılanmaktadır. Bu aşağılama sonucunda bebeğin yerini köpek, evin yerini pansiyon, nikâhın yerini birliktelik, hayrın yerini haz almaktadır. Durum bu düzeyde de kalmayıp, dünyevileşme ve hazzın büyüsü ile “karı ile kocanın arası ayrılmakta”dır (2:102). İş o raddeden de çıkıp kadın ile erkeğin arasını ayıracak bir tasavvur neşvü nema bulmaktadır. Vahyin inşa ettiği İslam aklında kadın-erkek çifti ezvac’tır, ezdad değildir. Bu ikisi arasında azim fark vardır. Ezvac biri olmadan diğeri olmayan, ezdad ise biri olunca diğeri olmayandır. Modern akıl ezvac olan bu kadın-erkek çiftini ezdad haline getirmenin gayreti içindedir. Bu tasavvur aileyi bekleyen tüm felaketlerin kaynağını teşkil emektedir. Feminizmi ve ona tepki olarak çıkan karşıt akımları ortaya çıkaran hastalıklı bakış açısının arkasında bu tasavvur yatmaktadır. Yine cinsel sapmaların ve kendi cinsine yönelmelerin arkasında yatan saiklerden biri de budur.

Kur’an’da model aileler

Vahyin kavram dünyası içerisinde analık sadece kan bağı ile sınırlı bir alanda kullanılmaz. “Anne” kelimesinin karşılığı olan umm kökü, kan bağını aşarak din bağını da kapsar. İslam’ın büyük ve evrensel ailesini ifade eden “ümmet” kavramı öyledir. Ümmet, insanlığa ana gibi şefkatli, ana gibi merhametli, ana gibi yar ve yardımcı bir lider topluluk idealini ifade eder. Ümmetin liderine verilen “imam” da yine aynı kökten türetilmiştir. “Önder, rehber, lider, başkan” anlamlarına gelen imam kavramının dilsel vurgusu, güç ve otoriteye dayalı siyasal bir makam.

Kur’an örnek ve model şahsiyetlerden söz ettiği gibi örnek ve model ailelerden de söz eder. Al-i İmran suresinin 33. âyeti şöyledir: “Şüphe yok ki Allah Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini, İmran ailesini kendi çağının insanları arasından seçerek üstün kıldı.” Âyette iki fert, iki aile seçiminden söz edilmektedir. İlki Âdem’in seçimidir. Bu, esasen Âdemoğlu’nun seçimidir. Âdemoğlu, tüm canlı türleri içindeki bir beşerken, seçilerek akıl ve iradeyi temsil eden ruh üflenmiş ve ilahi emaneti taşıma sorumluluğu verilmiştir. Sözün burasında Âdem’in tevbesinin kabulüne verilen ödüllerden birinin de “eşi” olduğunu hatırlamak gerek. Mesaj açık: Âdemoğlu yitik cennetine kavuşmak istiyorsa, önce “ailesine” kavuşmalıdır. Hz. Nuh tüm insanlık içerisinden seçilerek ilahi risaletin ilk halkası olma sorumluluğu kendisine verilmiştir. Gelelim iki ailenin seçimine.

Âyetteki iki aileden ilki “İbrahim ailesi”dir. Bu aileyi oluşturan Hz. İbrahim, onun eşi Sare, oğlu Hz. İsmail, onun annesi Hz. Hacer, son oğlu Hz. İshak, yeğeni Hz. Lut’un kıssaları Kur’an’da nakledilir. Fakat Hz. İbrahim, Hz. Hacer ve Hz. İsmail’den oluşan çekirdek ailenin kıssaları yaşanıp bitmiş ve tarihte kalmış bir anı olarak bırakılmamıştır. İbrahim ailesi’nin hayatı binlerce yılı aşarak tüm müminlerin hayatına hac ibadetiyle taşınmıştır. Adeta hacca giden herkese, bu model ailenin rolünü bir kez daha canlandırma ve kendi şimdi ve buradalarına taşıma teklif edilmektedir. Hacca giden herkesten, baba ibrahim’i, anne Hacer’i ve oğul İsmail’i kendisine çağdaş kılması istenmektedir. Bu, İbrahim ailesinin ürettiği dillere destan örnekliğin Allah tarafından kabulünün bir ödülüdür. Bu ilahi ödül üzerinden tüm zamanların mü’minlerine kendilerinin de böyle model aileler üretmeleri öğütlenmektedir.

Âyette örnek gösterilen diğer aile “İmran ailesi”dir. En geniş anlamıyla Dede İmran, anneanne Hanne, kız Meryem, torun İsa, teyze Elişa (Elizabet), kocası Zekeriya ve onun oğlu Yahya’dan oluşan bir aile. Bu ailenin çekirdeğini oluşturan Hz. Hanne, Hz. Meryem ve Hz. İsa üçlüsünün kıssası, Kur’an tarafından rehberlik meselesine bir çözüm olarak sunulmaktadır. Bu üçlünün kıssası “üç kuşakta adayış” kıssasıdır. Allah’a adamak ve adanmanın ödülünün Allah tarafından özel bir terbiye ile yetiştirilmek olduğunu öğreten bu kıssa, muhataplarına “Beni kendinize çağdaş kılın! Beni kendi zamanınızda yeniden üretin!” diyen mesajlarla doludur.

En büyük aile: İman ailesi

Muhatabına model ailelerin hayatlarını sunan Kur’an, aslında muhatabının hayatında o modelleri inşa etmek istiyordu. Bu anlamda vahyin ilk inşa ettiği kişi onun ilk muhatabı olan Rasulullah idi. O bu modelleri kendi hayatına uyarladı ve kendisi de tıpkı Hz. İbrahim ve ailesi gibi bir model (usvetun) olarak gösterildi. O sadece örnek şahsiyet olarak değil, örnek aile olarak da mü’minlerin modeli idi. Belki, tecrübeli bir koca ve baba olduktan sonra risalete muhatap kılınmasının altında yatan hikmet de buydu. Hz. Muhammed sadece bir koca ve baba olarak değil, bir yeğen, bir damat, bir kayınpeder, bir dede ve akrabalığın daha birçok alanında örneklik etti. Ailesini örnek bir aile olarak yetiştirdi ve bu örnekliği de gelecek kuşakların istifadesine açmaktan kaçınmadı. Bu yüzden onun aile hayatını kendi ailemizin hayatından daha ayrıntılı bilme şansına eriştik.

O aileyi kan bağıyla sınırlı tutmadı. Nasıl ki, kıyamete kadar gelecek tüm mü’minler Hz. İbrahim’e “iman ailesi” kılınmıştı… Nasıl ki, biz namazlarımızın tahiyyatında kan atamıza duadan önce iman atamız olan Hz. İbrahim’e dua ediyorduk… İşte Hz. Muhammed de tıpkı öyle yaptı. Kan ve ırk yönünden yedi kat yabancı olan İranlı Selman’a “Selman bizdendir, ehl-i beytimizdendir” diyerek, ailenin sınırlarını iman bağını kapsayacak şekilde genişletti. Aslında Nebi’nin “Peygamberler miras bırakmaz” sözünü, zımnen “Peygamberin mirası risalettir, onu da büyük ailesi olan ümmetine bırakmıştır” şeklinde anlamak yanlış olmasa gerekti. Aynı hassasiyeti öz kardeşini Bedir esirleri arasında görüp “Şimdi benim kardeşim (şu an Allah’a karşı savaşan) sen değilsin, seni esir alan bu kişi!” diyen Mus’ab b. Umeyr’de de görüyoruz.

Mü’minler ancak kardeştirler” ilahi düsturu, zaten iman eden herkesi kardeş olmaya mecbur kılıyor. Bunun bir başka ifadesi daha var: İman ailesine dâhil olmak. Buna Allah Rasulü’nün “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız” hadisini de ilave etmek gerek. Bunun anlamı şudur: Vahyin yeryüzündeki hedeflerinden biri, aynı iman etrafında dünyanın en büyük ailesini oluşturmaktır. Vahyin bu hedefini, kökü cennette olan ve dalları dünyaya ağan bir tûba ağacına benzetebiliriz. İşbu ağacın çekirdeği aile, düşmanı tefrika, güneşi vahdet, suyu merhamettir.

İslam itikadında tevhidin yeri ne ise, İslam cemaatinde vahdetin yeri de odur. Her aile, tevhid bilinciyle vahdete doğru atılmış mübarek bir adımdır.

Mustafa İslamoğlu
Kur’ân’î Hayat

  • Share/Save/Bookmark
Yorum YokŞubat 12th, 2010