Parçalanan aile

Yaşadığımız çağda bütünlüğünü koruyamamak ve parçalanmışlık, aklınıza gelebilecek hemen her konuda bir kötü akıbet, bir arsız tehlike olarak karşımıza çıkmaktadır. Parçalanmışlık, fiziksel bir bölünmeden çok, anlamını yitirmek, kimliğini kaybetmek kendi olamamanın boşluğunu, herşeyden bir parça alarak (olarak) doldurmaya kalkmanın neticesidir. Her kavram, her mana yaşadığımız çağda bu illetten nasibini almaktadır. En çok da insan ve insana has olanlar.. Ne ki problemi çözecek olan da, yine insanın kendisidir.

Günümüzde, insan kimliğinin maddî ve manevî bütünlüğünü belirleme ve korumada karşılaşılan güçlükler, modern zamanların çözülmesi en acil problemlerindendir. Kişilerin düşünce ve özgür irade alanı çeşitli baskılar altındadır. Kişinin kendisini ortaya koyabilmesi, başka bir ifade ile “kendisi olabilmesi” için gerekli ortam, gerek ruhsal ve gerekse sosyal alanda olabildiğince kuşatılmıştır.

Başta iletişim araçları olmak üzere çağdaş imkân ve şartlar, kişiyi kendi benliğinden alıp, çok farklı bir ortamın enstrümanı haline getirmektedir. “Hayat tarzım” dediğimiz ve çoğu zaman hem kendi vicdanımıza hem de dışımızdaki vicdanlara karşı savunmak durumunda kaldığımız şey, üzerimize biçilmiş bir rolden öte gerçeklik taşımamakta, insan üzerine biçilen bu rolü, hayat tarzı olarak kabullenmek zorunda bırakılmaktadır. İnsandaki “yaratılış (fıtrat) gerçeği”nin ret ve inkâr edilmesiyle, kadın-erkek her iki cins, kendisine yabancılaşmanın ağırlığı altında ezilmektedir.

Kimliği problemli günümüz kadın ve erkeğinin birlikte kuracakları ailenin sorunsuz olduğu elbette düşünülemez. Çünkü, kişilerin kimliğinden kaynaklanan sorunların en etkili sonuçları öncelikle “aile”de kendisini göstermektedir. Çağımızda kadın-erkek, ebeveyn-çocuk ilişkileri tarihin belki en sorunlu ve bunalımlı dönemini yaşamaktadır.

Türkiye gibi aile ilişkileri güçlü sayılabilecek bir ülkede bile, bir milyon sokak çocuğu bulunduğu, boşanma oranlarının hızla yükselmekte olduğu düşünülürse aile içi ilişkilerde ciddi problemler yaşandığı apaçık ortaya çıkmaktadır.

Aile kurumu, gerek dinler nazarında, gerekse genel ahlâk ve hukuk sistemleri içinde daima korunmuştur. Toplum hayatının kurucu temel kurumu olması bakımından aile, tarih içindeki önemini ve yerini günümüzde de kaybetmiş değildir. Düşünce planında ailenin tavizsiz korunması gereken bir kurum olduğu inancı, halen yaygın bir değer ölçüsüdür. Fakat bu inanç, nedense hep teoride kalmakta, söylenenler ve yazılanlar, pratikte bir gerçeklik bulamamaktadır.

Yaşama şartları insanları zorladıkça, yıpranmaya açık hale gelen ilk hedef aile kurumu oluyor. Geleneksel aile yapısının iç dayanışması güçlü idi. Bu yüzden aile, dışarıdan gelen baskılara karşı önemli bir dirence sahipti. Sanayileşme ve onun yanında gelişen, kırsaldan şehre göç, aileyi daha korumasız hale getirdi. Geleneksel ve geniş aile yapıları, anne-baba ve çocuklardan ibaret çekirdek aileye dönüştü. Geleneksel aile bu şekilde bölünürken, yeni, dar aile modeli ortaya çıkabiliyordu. Ne yazık ki, bu dönüşüm süreci burada da kalmadı. Dar ailenin fertleri de kendi kişisel hayatlarını yaşamaya yönelince, çekirdek aile parçalanma ve dağılmaya maruz kaldı. Hatta batılı yaşama tarzı, evlilik dışı beraberlikleri özendirdiğinden, aile kavramı sahipsizliğe terk edildi. Böylece çocuktan kaçınan bencil anlayış, batıda örnekleri görülen “yaşlı toplum”ların oluşmasına sebeb oldu. Bugün bu toplumlar, açıktan ifade etmeseler de gelecek endişesini derinden derine duyar hale gelmiştir. Ne ki, bu olumsuz sonuca karşı kendi içinde rasyonel ve gerçekçi çözümler aranacağı yerde, çözüm olarak üçüncü dünya ülkelerinin nüfus artışına engel olmak isteyen arayışlara sapmaktadırlar.

Günümüzün realitesi olan bu anlayış, şüphesiz aile kavramındaki yozlaşma ile çok yakından ilgilidir. Aile fertlerinin sorumluluk üstlenmekten kaçmaları zaman içinde oluşan bir çok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir. Anne-baba birlikteliğinin meydana getirdiği güven ve dayanaktan mahrum, aile içi bağların koptuğu bir ortamda kendisini bulan nesiller, ailelerinden bir şey beklemez hale gelmeleri sebebiyle, toplumun en ciddi potansiyel tehlikesini oluşturur oldular.

Modern hayatın ilk anda fark edilemese bile, kısa süre sonra farkına varılan gerçeği, aile kavramını tahrip etmiş olmasıdır. Sağlıklı bir yaşama tarzı, aile kurumu sayesinde önünüze gelen olumsuzlukları ortadan kaldırarak sürdürmeyi bildiğiniz takdirde bir gerçeklik ifade eder.

Türkiye’de yaşayanların büyük çoğunluğu, ekonomik, siyasi ve sosyal hayatlarında düzelmeler olacağı inancı ile AB’ye haklı bir taraftarlık gösteriyor. Fakat AB’ye üye bazı ülkelerin her dört ailesinden birisi “parçalanmış aile” gerçeğini yaşıyor. Avrupa Birliğine taraftarlık veya karşıtlık tartışmaları yanında madalyonun bir de bu gerçek yüzünü görmek ve ona göre tedbir geliştirmek gerekiyor.

Toplumumuzda ailenin tehdit altında olmadığı söylenemez. Kitle iletişim araçları aile kurumunu koruyucu anlamda ciddi bir çaba göstermiyor. Hatta aksini yaptıkları, yani aileyi korumasız bıraktıkları bile pekalâ söylenebilir. Fakat diğer modern ve batılı toplumlarla kıyaslandığında, her şeye rağmen aile yapımızın önemli bir dirence sahip olduğu doğrudur. Ne var ki, aileyi yıpratıcı şartların çok kolay zemin bulduğu bir ortamda, aile yapımızın sağlam olduğuna, yıpranmaya direnci bulunduğuna uzun süre güvenemeyiz. Çünkü tahrip, korumaktan kolaydır. Aileyi korumasız ve kendi haline bırakmış toplumların tavrı, bizim için örnek olamaz. İnsan kişiliğine kazandıracağımız müsbet değerlere, güzel meziyetlere ihtiyaç vardır. Bu değerler, kişiler için olduğu kadar, müstakbel aile hakkında da koruyucu kalkan vazifesi görecektir

Öncelikle inançların aile konusunda yapıcı ve düzenleyici özelliğinden olabildiğince faydalanmamız gerekiyor. Değer ve kutsal kavramları aşınmış zihinlerin bu konudaki duyarsızlığı bizim için ölçü değildir. Milletimizin tarih boyunca her türlü istikrar ve dengesini koruyagelmiş inanç değerlerini, irtica ile özdeşleştirme saplantısına takılanlar, değil aileyi kendilerini bile koruma şansına sahip olmayan bahtsızlardır. Toplumun ve ailenin geleceğini, saplantısına mağlup çevrelerin keyfi tutumlarına terk edemeyiz. Bir imparatorluğu altı yüzyıl ayakta tutan amillerin başında aile vardı. Eğer gerçekten devleti ayakta tutmak, korumak ve kollamak iddiasında ciddi isek, sağlam bir aile yapısına olan inancı güçlendirmek zorundayız. Zira, güçlü ve sağlıklı topluma, güçlü aile şuuru ile varılabilir.

Sefa Mürsel
Zafer dergisi

  • Share/Save/Bookmark
Yorum YokHaziran 5th, 2010

Maddi sıkıntılar aileyi zedelememeli

Para insan hayatında olduğu kadar aile hayatında da önemli bir yere sahiptir. Zira hayatımızı devam ettirebilmemiz, ailemizin geçimini sağlamamız için üzerimize düşen vazifeyi yerine getirmeli ve takdir edilen rızkımızı kazanmalıyız. Ancak bilmeliyiz ki aile hayatı esas olarak parayla değil onu besleyen manevi değerlere sahip çıkmakla korunabilir. Bu nedenle maddiyata gerektiğinden fazla önem atfetmemeliyiz. Aksi halde geçimimizi sağlayan para bir zaman sonra geçimsizliğe neden olabilir.

Aile bireyleri her şeye hazırlıklı olmalı

Çağımızda Müslümanın aile yapısını tehdit eden en büyük problemlerden biri de maddi sıkıntılardır. İnsanın her halinin bir olmayacağı gibi, zaman içerisinde ailenin durumunda da değişmeler olacaktır. İnsan kimi zaman, sağlık sıhhat, mutluluk ve huzur içinde olabileceği gibi kimi zaman da hastalık, keder ve sıkıntı durumlarında bulabilir kendini. Aile de böyledir; eşlerin durumlarının değişmesiyle ailenin durumu da maddi- manevi olarak değişir. Yeni evlenen, ilk çocuklarını dünyaya getiren bir çiftin durumu ile annesini-babasını veya evladını kaybetmiş bir çiftin durumu bir olmayacaktır. Bunun örneklerini daha da çoğaltabiliriz.

İşte bunun gibi ailenin maddi durumu da her zamanki düzenli seyri koruyamayabilir. Kimi zaman, hiç olmadık bir anda, elde ne var ne yok çıkarmak gerekebilir. Ya da ailede çalışan kişinin işinden olması gibi bir durum meydana gelebilir. İşler iyi gitmeyebilir, çalıştığı veya çalıştırdığı müessese iflas edebilir veya durma noktasına gelebilir. Aslında bütün bunlar, sünnetullah dediğimiz Allah Teala’nın adetinin bir gereği ve bizim imtihan dünyasında yaşayışımızın bir sırrıdır. Eğer insanoğlu şu dünya hayatında hiçbir sıkıntı yaşamayacak olsaydı, onun yaratılma ve imtihana tabi tutulması gibi bir hikmeti de olmazdı.

Elbette şuurlu bir Müslüman aile bütün bunların farkında olmalıdır. Rasulullah Efendimiz’in de (s.a.v) dediği gibi, mümin dünya hayatını kendisine bir saadet yurdu değil zindan olarak gördüğü takdirde içine düştüğü maddi sıkıntılar için kendisini rahatlatıcı cevaplar bulabilir. Ebu Hüreyre’den (r.a) rivayetle Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Dünya, mümin için hapishane, kabri korunağı, cennet ise varacağı yerdir. Dünya, kâfir için cennet, kabir onun hapishanesi, cehennem ise varacağı yerdir.” (Müslim)

Maddi sıkıntılar harama sevk etmesin

Bütün bunların yanında, mümin bir ailenin içinde bulunduğu sıkıntı ve yokluk ortamı, onların rızıklarını haram yollardan temin etmeye götürmemelidir. Ebu Said el-Hudri (r.a) bir konuşmasında şöyle demiştir: “Ey insanlar! Sıkıntı içinde veya fakirlik halinde olmanız sizi, rızkınızı haram yollardan elde etmeye sürüklemesin. Çünkü ben Rasulullah’ın (s.a.v) şöyle dediğini işittim: “Allahım! Beni fakir olarak vefat ettir, zengin olarak vefat ettirme! Beni, kıyamet günü yoksulların zümresi içinde haşret.” (Beyhaki) Ebu Said (r.a) devamla şöyle demiştir: “İnsanların en kötüsü dünyada fakir olmasına rağmen (cenneti kazanamayarak) ahirette azaba müstahak olan kişidir.”

O halde fakir bir kimse, içinde bulunduğu durumun, Allah Teala’nın kendisine bir ihsanı olduğunu anlamalı ve yine Allah’ın (c.c) kendisine ikramda bulunarak dünyadan yüz çevirttiğini bilmelidir. Zira Allah (c.c) o kuluna, dünyadan uzak tutarak peygamberlerine ve velilerine bulunduğu ikramda bulunmuştur. Sıkıntı içinde bulunan bir aile durumundan ötürü Allah’a hamdetmeli, ah edip sızlanmamalı, sabretmelidir. Allah Teala’nın ahirette kendileri için vaad etmiş olduğu nimetlerin, dünyada mahrum olduklarından çok daha hayırlı olduğunu unutmamalıdırlar.

Neden yoksulum/ zenginim?

Yaşadığımız dünyada rahatlık ile sıkıntı iç içe örülmüştür. Bütün mesele hayatı doğru okumak, doğru anlamak ve doğruluk üzere yaşamaktır. Burası imtihan, amel ve sabır yurdudur. Burada nefsimizin her istediği olmayabilir. Nefsin her istediğinin olmayışında da pek çok hayır vardır. Bu hayrın ne olduğunu kul bilmese de yüce Yaradan bilir. Yüce Rabbimiz bunu şöyle açıklamıştır: “Eğer Allah kullarına rızkı (malı, makamı, nimetleri) bol bol verseydi, muhakkak yeryüzünde azarlardı. Fakat O her şeyi dilediği bir ölçüye göre indirir, verir. O kullarının bütün hallerini bilmekte ve görmektedir.”
(Şura, 27)

Bir hadis-i kutside müminlerin hayat boyu içinde bulunacakları durum ve hikmetleri şöyle açıklanmıştır: “Bazı mümin kullarımın imanını fakirlik korur; onu zengin etsem ahlakı bozulur. Bazı mümin kullarımın imanını zenginlik korur; onu fakir etsem kalbi bozulur. Bazı mümin kullarımın imanını sıhhat korur; onu hasta etsem edebi bozulur. Bazı mümin kullarımın imanını hastalık korur; onu sıhhatli etsem hali bozulur. Ben kullarımın işlerini ilmimle tedbir ediyorum; ben onların kalplerini ve gizli hallerini çok iyi biliyorum.” (Beyhaki)

İktisat ve kanaat vazgeçilmezdir

Şu çok önemli bir husustur ki, ailelerin esasında kendilerine lazım olmayan şeyleri zarurettenmiş gibi görüp bunların kendilerinde bulunmayışlarını dert edinmeleri ve içinde bulundukları bu durumu fakirlik olarak addetmeleri doğru değildir. Mesela, eskimeyen eşyaları değiştirme ve sağlığına zarar veren hazır yiyecekleri bol bol tüketme gibi “alış veriş çılgınlığı” denilebilecek şekilde bir hastalık oluşmaktadır. Aynı zamanda bu durum, insanların birbirlerine karşı sevgilerini azaltıp, sevginin cansız nesnelere yönelmesine sebep olmaktadır.

Muhakkak ki, evdeki ekonomik sıkıntıyı en başta hanımlar hisseder. Mutfağa girip istediği malzemeyi bulamayınca yemek yapamaz veya iş yapamaz durumda kalırlar ve bu durumun ezikliğini ilk önce onlar hissederler. Ama şu da var ki, kendimizi gelirimize göre düzenlemeli, çevreye göre düzenlemek gibi bir yanlışa girmemeliyiz. Çekilen geçim sıkıntısının boyutu ne kadar büyük olursa olsun, iktisat ve kanaati vazgeçilmez bir düstur edinmeliyiz.

Hüseyin Okur
Semerkand aile

  • Share/Save/Bookmark
Yorum YokMayıs 6th, 2010

Kadınları anlamak mümkün mü?

En olumlu ruh haline sahip hanımlar da döngüler halinde ara ara negatif iklimlere kapılır, gereksiz ağlama ihtiyacı duyabilirler. Bir kadın çok mutlu bir yaşantıya sahipken dahi kendini üzecek bir şeyler bulabilir. Üzüntüsünü paylaşan ve hanımına böyle anlarda her türlü desteği sağlayan erkek, bir daha hanımının böyle gereksiz kuruntulara kapılmayacağından artık emindir. Fakat ne yazık ki daha üzerinden bir ay dahi geçmeden hanımı tekrar aynı mutsuz ve hüzünlü tabloyu sergileyecektir. Erkek bu defa hanımına “sorunlu kadın” nazarıyla bakmaya, ne yaparsa yapsın hanımını mutlu etmenin zor olduğuna inanmaya başlar.

Çözüm önerileri sunmak yerine dinleyin

Evdeki hanımın neşesi erkeği mutlu eder, zira onun mutluluğunda kendi katkısının olduğunu düşünür; kendisini hanımını mutlu edebilen başarılı bir erkek olarak algılar. Öte yandan hanımın hüzünlü anlarında yine bu durumdan kendisini sorumlu hissedeceğinden suçluluk duygusuna kapılır; başarısız erkek olduğu zannına kapılır. Oysa hanımlar bazı dönemler hiçbir nedene dayanmaksızın hüzünlenme, üzülme hakkına sahip olmak isterler. Özellikle de böyle anlarda “Takma kafana, sorunları büyütme, aklını kullan, şu şekilde davran, şöyle düşün” türünden verilen akılları duymak istemezler. O an ihtiyaç duydukları tek şey dinlenilmek, anlaşılmak ve sevilip desteklendiklerini bilmektir.

Erkek ise hanımını bu halet-i ruhiyeden kurtarmak için var gücüyle ona çözüm önerileri sunmaya çalışır. Tüm çabalarına rağmen hanımındaki hüznün yok olmadığını görünce sinirlenir, eşinin sorunlu bir tip olduğunu düşünür. Burada erkeğin zihninde tutması gereken en önemli bilgi şudur: Hanımını yorumsuz dinleyip anlamaya çalıştığında ve desteğini, sevgisini hissettirdiğinde hemen o an olmasa da kısa bir süre sonra eşi tekrar olumlu ruh halini yakalayabilecektir. Erkek bunu yapmayıp akıl verdiğinde, çözüm önerileri sunduğunda ve yaşanan neyse o olayı büyütmeyip üzülmemesi gerektiğini anlattığında kadın, anlaşılamadığı, üzüntüsünün gereksiz olduğu ve sorunlu olduğu duygusuna kapılır. Hatta bir sonraki sefer, eşi kendisini sorunlu görmesin diye duygularını, hüznünü iç dünyasına gömmeye çalışabilir. Bu kez kadın için için eşini anlayışsızlıkla suçlar ve olumsuz duygular zamanla içinde kabarır. Sonuç daha yıkıcı tartışmalara doğru gidebilir.

Erkeğin eşinin üzüntüsüne tepkisi

Erkek hanımının ruh halindeki ani değişimlerin kendi davranışlarından kaynaklandığını sanır. Daha o ana kadar hanımı mutludur; nasıl olmuş da ansızın bu hale gelmiştir? Hanımındaki duygusal dalgalanmalar kafasını karıştırır. Nasıl davranacağını bilemez. Bir erkek olarak zihin yapısı, sorunları konuşmaya değil de çözmeye odaklandığı için hanımına doğrudan çözüm önerileri getirmeye çalışır. Oysa ki kadının o anda en son duymak istediği şey, neden moralini bozmaması gerektiğinin söylenmesidir. Kadının ihtiyaç duyduğu, onu dinleyecek ve anlayış gösterecek biridir. Erkek hanımının neden bu kadar sıkıntılı hissettiğini anlayamasa bile sevgisini, ilgisini ve desteğini sunabilir. Böylesi kırılgan bir dönemde olumlu ve doğru davranışı gösterebilen erkeğe, hanımının hayranlığı kat kat artacaktır. Eşi en olumsuz halinde dahi onu kabullenmiş, desteğini sunmuştur. Erkeğin hanımına böyle yaklaşabilmesinin önemli bir sonucu da kadının eşine karşı her ortamda rahat ve açık olabileceğini anlamasıdır. Bundan sonra da kadın yaşadıklarını içine atmadan, kendini güvende hissederek eşiyle paylaşabilecektir. Biliyordur ki eşi onu koşulsuz seven ve müdahale etmeden, eleştirmeden, akıl vermeden dinleyebilen biridir. Bu duygu onu ilişkilerinde rahatlatır. Böylece pek çok önemsiz konuyu dışarıdan kimselerle paylaşmasına gerek dahi kalmayabilir.

Erkek dinleyemediğinde

Bazı dönemler ise erkekler için kabuğuna çekilme, biraz kafa dinlemeyi isteme zamanlarıdır. Böyle zamanlarda evin reisi, hanımını da çocukları da dinlemek istemiyor olabilir. Kadın acil anlaşılma ve dinlenilme ihtiyacında, üzüntülü ruh hali içindeyken erkek de kendi kendisiyle baş başa kalmak istiyordur. İhtiyaçların çatıştığı böylesi vakitlerde erkeğin, hanımına yardım etme niyetiyle kendisini zorlaması daha olumsuz sonuçlar doğurabilir. Zira hanımını dinleyebilecek, onun olumsuz ifadelerine, içini döküp rahatlamasına sabredebilecek ruh haline sahip değildir. Ya eşini yargılayarak dinleyecek, öfkeyle yaklaşacaktır veya bitkin ve dalgın haliyle iyi bir dinleyici olmayı başaramayacaktır.

Bunun yerine hanımına kendi ruh halinden bahsetmeli “Üzgün olmanı, can sıkıntını çok iyi anlıyorum. Şu an biraz kafamı toparlamaya, günün yorgunluğunu üzerimden atmaya ihtiyacım var. Seni daha candan ve daha olumlu ruh halimle dinlemek istiyorum” gibi sözlerle hanımına gerçekçi yaklaşmalı. Kadın buna rağmen ısrarcı olursa sonuç tartışma veya münakaşa zeminine yaklaşacaktır. Kadın konuşma için zamanlamanın önemini dikkate almalı ve eşinin her zaman o kadar da anlayışlı bir ruh halinde olmayacağını bilmelidir. Fakat eşine kafasını toparlama imkanı tanıdığında, bir süre sonra onun bu anlayışlılık karşısında çok daha büyük bir ilgi ve sevgiyle iletişim kurabileceğini bilmelidir. Fakat kadın o anda gerçekten kötü durumda ise ve mutlaka dinlenilmeye, dertleşmeye ihtiyacı varsa yakın arkadaşına veya akrabasına açılabilir. Normal şartlarda da gerektiğinde hanımların birbirlerine sevgi ve destek verebilmeleri eşlerini rahatlatır. Zira kadınların konuşma ve dertleşme ihtiyacı erkeklere göre daha fazladır. Tüm ihtiyacını eşiyle gidermek istediğinde ona taşıyabileceğinden fazlasını yüklemiş olabilir. Fakat yakınlarıyla paylaştığı konunun yalnızca ailesini ilgilendiren mahrem bir konu olmamasına itina gösterilmelidir. Bu tarz konuları eşle paylaşmak her zaman daha emniyetlidir.

Bundan böyle eşimi kıracak hiçbir şey yapmayacağım

Bir seferinde Hz. Ali (r.a) Fatıma (r.a) annemize sert davranmıştı. Eşine çok kırılan annemiz onu şikayet etmek için Efendimiz’in (s.a.v) yanına gitti. Onun, babasının yanına gittiğini gören Hz. Ali (r.a) hemen peşinden gitti. Hz. Fatıma (r.a) eşini Allah Rasulü’ne (s.a.v) şikayet edince, Allah Rasulü (s.a.v) kızına öğüt vererek “Kızım eşinle konuş, ona sıkıntını anlat, onun da seninle konuşmasına müsaade et, onu dinle! Akıllı ol! Bir kadın eşinin makul isteklerini yapmazsa kendini büyük bir sıkıntıya atmış olur” buyurdu. Devamla, eşinin iyi bir insan olduğunu, onun ile iyi geçinmesini, isteklerini yerine getirmesini söyledi. Güzel sözler söyleyerek kızını sakinleştirdi. Allah Rasulü’nü (s.a.v) sessizce dinleyen Hz. Ali (r.a), bu nasihatlerden payına düşeni fazlası ile aldı. Kendi kendine “Bundan böyle eşimi kızdıracak, onu kıracak hiçbir şey yapmayacağım” diye söz verdi. Bu olaydan sonra annemiz vefat edinceye kadar onu hiç kırıp incitmedi. (Aile Reisi Olarak Peygamber Efendimiz (s.a.v), Semerkand)

Fizyolojik nedenler de hüznü tetikler

Adet döngüsü değişimleri, gebelik, düşük yapma, doğum sonrası hali, menopoz gibi hormonal etkenler kadınlarda hüzünlenmeyi hatta depresyonu tetikleyen durumlardır. Çalışan hanımların sorumluluklarının evde de bitmeyişi, ev hanımlarınınsa yaptıkları işin somut olarak görünmemesi gibi nedenler de kadını yıldırabilir. Fakat her türlü olumlu tabloya rağmen, görünürde hiçbir neden yoksa dahi kadının hormonal yapısı onun düzenli olarak ara sıra hüzünlenmesine, acı çekmesine neden olabilir.

Kadının üzüntüsü nasıl anlaşılır?

Erkek, hanımının olumsuz bir havaya büründüğü, koşulsuz sevgiye ve desteğe ihtiyaç duyduğu ve belki de gereksiz üzüntü içerisinde bulunduğu anı nasıl fark eder?

Kadın bezgin, özgüven eksikliği içinde, öfkeli, bitkin, kaygılı bir hava içinde şu sözleri sarf edebilir: “İşler üstüme üstüme geliyor”, “Kendimi çok mutsuz hissediyorum”, “Hayat o kadar zor ki…”, “Ben bunların hiçbirini yapamam”, “Neden her zaman böyle oluyor?”, “Nasıl davranacağımı, ne yapacağımı bilemiyorum”…

Bazen de umutsuz, eleştirici, fazla isteyen, pasif, inatçı ruh hali içerisinde şöyle konuşabilir: “Hiçbir şey iyiye gitmiyor”, “Galiba seni mutlu edemiyorum”, “Ne yaparsan yap umurumda değil”, “Bunu nasıl unutabildin?”, “Hayır, istemiyorum”…

Bu sözler ve sizin daha iyi bildiğiniz benzeri yakınmalar hanımınızın acil yardıma ihtiyaç duyduğunun işaretleridir. Yardımınızın en doğru yolu onu eleştirmeden, yargılamadan, akıl vermeden sadece sevgi ve şefkat dolu sözlerle desteklemenizdir. Depresyona daha eğilimli olan hassas kadın ruhu, bu duygu hallerini daha sık yaşamaya elverişli ise de eşinden böyle güzel destek buldukça artık olumsuz anlarını da daha kolay atlatabilecek ve tekrar neşeli, sevgi ve mutluluk saçan güzel hallerine dönebilecektir. Zamanla kendi duygulanmalarını daha iyi fark ederek aşırılıklardan da korunabilecektir.

Neslihan Beyhan
Semerkand aile

  • Share/Save/Bookmark
Yorum YokNisan 29th, 2010

Bükçe…

Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, “Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim.” dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

- Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.

- Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.

Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

- Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

- İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe’ yle üç dil oluyor.

- Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna “kadın dili” de diyebilirsin.

Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya çıkıyor.

– Kadınların ayrı bir dili mi var?

– Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe’ yi öğrenmeli.

İyi de niye Bükçe?

– Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını ; Bükçe” koydum.

- “Bükçe zor bir dil mi baba?” diye sordu gülerek.

– Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca “seni seviyorum” diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca “seni seviyorum” un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

- Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar?

- Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

- Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.

- Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. “Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?” diye canları sıkılır.

- Biz de bazen Canan’la böyle sorunlar yaşıyoruz. “Niye düşünmedin?” diye kızıyor bana.

- Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

- Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

- Var dedik ya oğlum, Bükçe’ yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

- Hazırım baba.

- Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe’de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana “Bugün bir elbise aldım.” diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

- Hikaye dili yani.

- Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, “Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes.” demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen “seni sevmiyorum.” de. İki durumda da “seni sevmiyorum” demiş olacaksın.

- Ne alakası var baba “seni sevmiyorum” demekle “kısa anlat” demenin?

- Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

- Bu önemli. Bükçe’de dinlemek sevmektir diyorsun.

- Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

- Geçen hafta Canan bana “Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım.” dedi. Ben de “Böyle de iyisin.” dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. “;Neyin var?” diye sordum. “Hiçbir şeyim yok.” dedi. Sence nerede hata yaptım?

- “Böyle de iyisin” derken o “de” ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. “Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin.”

- Peki ne demem gerekiyordu?

- Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın.
Bunu hiç unutmazlar. O gün “Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok.” deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup “Ağır mıyım?” derse sakın; Evet, biraz” falan deme “Hayır” de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

- Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

- Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

- Ve asla unutmazlar, değil mi?

- Aynen öyle. Yıllar önce annene, annesi için “Biraz cimri.” demiştim. Hala “Sen benim annemi sevmezsin.” der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

- Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

- Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama “Sen şunu mu demek istiyorsun?” diye asla yüzüne vurmayacaksın.

- Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde “Niye bana iğne batırıyorsun?” Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

- Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. “Akşama tok mu geleceksin?” diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. “Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum” demek istiyor. Anladım ama tabi “Ne demek istiyorsun?”
demedim.

- Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.

- Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan “Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir şeyler getir yiyelim.” demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi
tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor.

“Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?”dedim. “Tamam.” dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.

- Bu Bükçe’ de kısa konuşma yok mu baba?

- Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, “Neyin var?” diye. “Hiçbir şeyim yok.” diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

- Bükçe’ de “Hiçbir şey yok.” demek; “Çok şey var, benimle ilgilen.” demek oluyor, o zaman.

- Evet. Biz erkekler “Bir şey yok.” diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; “Şu anda konuşacak bir şey yok.” diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için “Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım.” demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.

- Bir arkadaşım da “Kadınların ‘Peki.’ demesi tehlikelidir” demişti.

- Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir ‘peki’, ‘olur’, ‘tamam’ her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe’ de “Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım.” demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında “Peki canım, olur hayatım” gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

- Zor bir dil baba.

- Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

- Anlamak da pek kolay değil ama.

- Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

- Nasıl yani?

- Mesela, karın sana “Ne zamandır dışarı çıkmadık.” derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. “Daha geçenlerde gezmeye gittik.” gibi bir savunmaya girme. “Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz.” de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

- Küçük ama önemli detaylar.

- Aynen öyle. Mesela karın “Üşüdüm.” diyorsa, “Üstünü kalın giy.” demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

- Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe’ yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

- Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

- Not mu alsaydım… Epeyce detayı varmış dilin.

- Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük “Fark etmez.”dir. “Fark etmez”i kadınlar “Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap.” diye anlarlar.

- En değerli sözcük nedir?

- Sen bil bakalım.

- “Seni seviyorum.” herhalde.

- Evet, kadınlar “Seni seviyorum.” sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler “Söylemiştim, zaten biliyor.” diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

- Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

- Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

- Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

- Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

- Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı.
Az sonra geldi.

- Baba çok teşekkür ederim. Bükçe’yi anlamaya başladım. Canan aradı. “Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?” dedi. Tam “Fark etmez, sen seç.” diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi “Ev de perde de umurumda değil.” gibi anlayacağı aklıma geldi. “Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen.” dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

- O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

- Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe’yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

Sema Maraşlı’nın “Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz” kitabından iktibasen.

  • Share/Save/Bookmark
Yorum YokNisan 29th, 2010

Sen Hz. Ali misin ki Hz. Fatıma İstiyorsun?

İçimden geçenleri tek tek anlatacaktım ona;

Onunla ikimiz bir dalın iki kirazı, bir kurnanın yan yana akan iki musluğu olacaktık.

Hayat denilen bu köhne mahallede; yıkılmak üzere olan taraçalarımı, balkonumu onun sağlam ve dik duvarına dayayacak ve istimlâk görmemiş iki ahşap ev gibi bitişik nizam yaşayıp gidecektik.

Dışarının tarrakasından bezip dumanlı başımla saadet yuvamıza girdiğim an, onun boynunu bir gelincik gibi büküp, ok kirpiklerini kırpıştırarak “hoş geldin” deyişinde felah bulacak ve mükerreren Rabbime şükür duaları edecektim: “Rabbim bana iliği mundar bir hatun vermediğin için sana hamdolsun.”

İnsanlar avaz avaz, bar bar bağırıp sokaklarda zift ile sıvanmış gemiler gibi yol alırken mehpare yüzlü sevdiceğimle biz şal desenli koltuklarımızda oturup ayaklı fincanlarımızla kahvelerimizi yudumlayacaktık… ve ben çocukluktan kalma bir alışkanlık ile fincanın dibindeki telveyi yalamaya çalışırken bir an onun müstehzi yüz ifadesi ile karşılaşıp utanacaktım.

Sinirden morardığım, eski bir taka gibi yalpaladığım anlarda marifetli zevcemin yaptığı balıksırtı desenli cevizli tarçınlı kurabiyelerle kendime gelecek; tüm çakralarım açılacak, ruhumda tarçın çubuklarından saraylar yükselecekti.

Geçim yoluna koymuşuz ya başımızı efendim. Benim kazdığım çukurları o dolduracak, onun ördüğü zindanları ben yıkacaktım. Benim yaktığım ateşi o söndürecek, onun çattığı darağacını ben yakacaktım. O giderken ben dönecektim, ben kaybederken o bulacaktı. İşte böylece yirmi dört saat mesai yapan iki işçi gibi saadet sarayımızı inşa edecektik.

Ufak tefek tartışmalar da yaşayacaktık elbette. Rica ederim. Elbet biz de hataya namzet bir beşeriz. Misal “LCD televizyona zekât düşüp düşmeyeceği”, “pazar arabasına önce sebzelerin mi meyvelerin mi konulacağı”, “yumurtanın sarısının mı yoksa beyazının mı daha faydalı olduğu” mevzularında elbette sağlıklı beyin hücrelerine sahip her birey gibi biz de tartışacaktık.

Şeyh Sadi’nin “on derviş bir kilime sığar da iki sultan bir saraya sığmaz” sözünü kaidemiz belleyecek ve sultanlar gibi değil etekleri zikir rüzgârları ile uçuşan dervişler gibi gezinecektik saadethanemizde.

Yaralı geyikler gibi titreyecektik mukaddes kitabımızdan sözler işitince…
Şeytanla, sırçalı sıpalar gibi inatlaşacaktık…
Sabah namazına paçalı güvercinler gibi guruldayarak uyanacaktık.
Kertenkelelerin korkudan kuyruğunu bırakıp kaçması gibi biz de “Rabbimizin azametini” ensemizde her hissedişimizde günahlarımızı bırakıp kaçacaktık.

Her yanlış bir nakış demiş eskiler. Biz de hayat denilen kilimi işte böyle nakış nakış dokuyacaktık. Bozulmuş bir nesil ters nallanmış at gibi yeldir yepelek dolanırken, biz sağrısı terli, yeleleri rüzgârlı atlar gibi her daim rıza-i ilahi ye doğru koşacaktık.

Vay hormonlu gıdalarmış, vay kansorejen maddelermiş… Uzun kış gecelerinde saç sobamızın tavana vuran ışığında oynaşan renk fevvarelerinde huzur bulmak varken, patlamış mısırlar eşliğinde sobanın üzerindeki bakır demlikten yayılan o musikiyi dinleyerek uyuklamak varken, bu tür mevzulara dalıp asla mekâna kesafet katmayacaktık.

Pencereden bakınca bir top akasya bir iki akçakavak muhakkak görecektik. Tevazu, tevekkül, kanaat ve feragat adına ne varsa ağaçların dallarından okuyacaktık. Şövalye kitabı okuya okuya kendini şövalye sanan Don Kişot gibi biz de ağaçlara baka baka onlar gibi mütevekkil olacaktık. Köklerimiz sağlamlaştıkça dallarımıza ab-ı hayat yürüyecekti. Damarlarımızda sabır öz suyu dolaşacaktı. Yüzümüz ağacın gövdesi gibi nasırlaşsa da bedenimiz her daim meyveye duracaktı. Sonbahar gelip yaprağımızdaki son klorofili de içine çekinceye kadar bu böyle devam edip gidecekti.

Asla plaza adamı, cafe müdavimi, İstanbul enteli, vitrin aylağı olmayacaktık. Zamanı geçmiş fraksiyonlardan bize ne? Markasını yitirmiş şehirlerden, gudubet fikirlerden, küfür fıçısına batmış şiirlerden bize ne? Ne yapacağını iyi bilen kurnaz kadınlardan, ne yaptığını bilmeyen mandagöz adamlardan bize ne?

Biz iki mümin olacak, iki mümin gibi yaşayacak ve iki mümin gibi ölecektik….

Lafı çok uzattım farkındayım. İşte bütün bunları ona anlatacak ve desti izdivacına talip olacaktım. Eğer ki tam ona yetişmişken köşeyi dönmeseydi. O meymenetsiz adamın koluna bir piknik sepeti gibi takılmasaydı. Şuh kahkahaları onu bir azize olarak gören ruhumun duvarlarında yankılanmasaydı. Hz. Fatıma asaleti diye nitelendirdiğim o duruşunu bir mazgalın kenarına bırakıp şehrin lağımına karışmasaydı.

Tüm bu düşüncelerimle o menevişli siluetin ardından bakışlarımı çekip kendi ruhuma doğru yeniden yola çıkarken içimde bir sesin yankılandığını hissettim. Diyordu ki bu ses; “sen Hz. Ali misin ki Hz. Fatıma istedin, sen Mecnun istidadında mısın ki Leyla aradın karşında”

İşte bu içsel hesaplaşma ile o an Obama gibi irkilmişim. Ayaklarım birbirine karışırken düşmemek için duvardan sarkan elektrik kablosuna sımsıkı tutunmuşum. Ufak bir çarpıntı ve titreme ile üzerinize afiyet kendimi karşı kaldırımda buldum. O an çevreye yayılan yanık kokusunun elimden mi yüreğimden mi geldiğini tam anlayamadım. Ama anladığım bir şey vardı ki; ortada Leyla ve Mecnun yoksa Züleyha ve Yusuf yoksa Ali ve Fatıma yoksa elektrik melektrik bir işe yaramıyor.

Ayşegül Genç
Cemaat.com

  • Share/Save/Bookmark
Yorum YokNisan 29th, 2010